Anasayfa
Tarih
Kültür
KISAS
AKPINAR
Veliyettin Ulusoy
Dertli Divani
Ozan İsyani
Ozan İsyani Yazıları
Geçmiş Zaman Olur ki
Kısas Halk Kültürü
Fotoalbum

                 Alevi Bektaşi Toplumunda Yenilik

             Konu başlığı altında düşüncelerimi açıklamadan önce, bu toplumun çeşitli açılardan tarihini ve tarih içindeki önemli olayları çok iyi bilmek gerekir. Önce Alevi-Bektaşi kavramını açıklamaya çalışacağım.

 

             Genel olarak Alevilik ve Bektaşilik ayrı anlamlarda kullanılan sözcüklerdir.

Alevilik, İmam Ali’yi seven, onu hak bilip yolunda gidenlerin bağlı oldukları bir inanış sistemini, dini akideyi tanımlar. Şia mezhebi veya Caferi mezhebi olarak da adlandırılan, zaman zaman politik görüşleri de içermiş olan, fakat aslında, İslamın temel kurallarındaki düşünce ve uygulama farkına yansıtan Alevilik, İmam Ali’nin ilkelerini kapsayan bir dini doktrindir.

Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli’den sonra ortaya çıkmış, İslam esaslarını ve Alevi inancını, çağın gereksinmeleri ve Türk kültürü ile sentez yapan, insanlığın geleceğine ve uygarlığa yönelik, hoşgörülü bir dini felsefe sistemidir; ancak, Türk-İslam sentezi kesinlikle değildir.Temeldeki inanç aynı olmakla beraber kapsamında ve tarihsel gelişimde farklılık bulunduğu söz götürmez. Hz. Muhammed’in yaşadığı çağda başlayan Alevilik, İslam dünyasının her bölgesine dağılmış durumdadır. İslami esaslar yanında, Arap tarihinin ve Arap kültürünün etkisi hissedilir vaziyettedir. Doğuş çağındaki geleneklerin bir bölümü kısmen yaşamaktadır.

Bektaşilik te, İslamın temel prensipleri korunmuş olmakla beraber, kişisel ve toplumsal yaşantıdan, kişiyi dar ve katı kalıplara sokmayan toleranslı bir düşünce özgürlüğü getirilmiştir. Bununla beraber, iki düşünce sisteminde de inancın temelinin İmam Ali ve Hacı Bektaş Veli’nin, eşi bulunmaz kişiliklerine bağlı olması, Hacı Bektaş Veli’nin Ali soyundan geldiğine ve hatta ad değiştirmiş Ali olduğuna inanılması bazı bölgelerde ve özellikle ülkemizde Alevilik ve Bektaşiliği, birbirinden ayrılması olanaksız biçimde birleştirmiştir. Bu inanca bağlı her kişi kendisini hem Alevi hem de Bektaşi sayar. Tercih yapmadığı gibi inanç arasında hiçbir fark görmez.

Gerçekten de, ülkemiz dışında bulunan, örneğin; Endonezya, Irak veya İran’daki Aleviler Hacı Bektaş Veli’nin adını bile duymamışlardır. Bu ülkelerde, kadının erkekten mahrem tutulması, içki yasağı, namaz ve orucun dinin şartı olması gibi kurallar taassup ölçüsünde sürdürülmektedir. Oysa Anadolu’da Hacı Bektaş Veli’den bu yana sözü geçen konularda uygar gelişime paralel, reformlar gerçekleştirilmiştir.

Taassuba dayalı katı kurallar yerine, insan ruhunun ve inancın yüceliğine dayanan bir ahlak sistemi geliştirilmiş, kişiler ve toplum bu yönde eğitilmiştir.

Bu itibarla, ülkemiz dışındaki Alevi inancını geleneksel deyimi ile Şia diye adlandırarak, ülkemizde inanç, gelenek ve düşüncede birbirinden farksız olan kişileri, Alevi-Bektaşi diye adlandırmak en doğru davranış olur, aslında gerçek budur.

Osmanlı Tarihinde Alevilik-Bektaşilikle İlgili Önemli Olaylar ve Sonuçları

Osmanlı’nın kuruluş aşamasında Alevi-Bektaşi tarikatının hakim olduğunu görüyoruz. Zaman içerisinde şeriatın ilerlediğini Fatih döneminde aşağı yukarı şeriat ve tarikatın eşit olduğunu, bu zamandan sonra da şeriatın gittikçe ağırlık kazandığını, özellikle Yavuz döneminde halifeliğin Osmanlı’ya geçmesinden sonra tamamen şeriat kurallarının hakim olması, tarihi bir gerçek olarak önümüze çıkıyor.

Tarihin bu şekilde akışından da Alevi-Bektaşi toplumu nasibini alıyor. Yüzyıllar boyu süren baskı, zulüm ve can korkusundan kuş uçmaz kervan geçmez tepe başlarına, dere içlerine yerleşiyor insanlarımız. Dikkat edilirse Alevi-Bektaşi toplumunun köyden daha büyük ilçe düzeyinde bir topluluğu yoktur. İnancını ve geleneklerini köy toplumuna uygun şekilde, kendine özgü yaşatıyor. Bu arada Alevi-Bektaşi tarihinin en önemli olaylarından birisi gerçekleşiyor. Bu olay Kalender Çelebi isyanıdır. Bu isyandan sonra Alevi-Bektaşi toplumu inanç ve gelenek aynı kalmakla birlikte parçalanıyor ve gruplara ayrılıyor.

Kalender Çelebi kimdir? Ayaklanma olayı nasıl olmuştur, sonuçları ve Alevi-Bektaşiler üzerindeki etkileri nelerdir?

Balım Sultan’ın ölümü üzerine, Hacı Bektaş Veli postuna kardeşi Kalender Çelebi geçiyor. 39 yaşında postnişin olan Kalender Çelebi, kültürlü ve şair tabiatlı bir kişidir. Vaktinin büyük kısmını kitap okumak ve şiir yazmakla geçirmektedir. Postnişiliğin ilk onbir yılında sessiz bir hayat geçiren Kalender Çelebi'yi 1527’de Kanuni Sultan Süleyman’a karşı bir ayaklanma hareketinin başında görüyoruz. Çok şiddetli bir biçimde patlak veren ve hızla yayılan bu ayaklanma sarayı telaşa düşürüyor. Osmanlı Devleti'nin en güçlü hükümdarı Kanuni Süleyman, Sadrazam İbrahim Paşa'yı büyük bir ordu ile isyancıların üzerine gönderiyor. Karaman, Sivas, Dulkadir Vilayetleri askerleriyle de kuvvetlendirilen İbrahim Paşa'nın ordusu ilk karşılaşmada darmadağın oluyor.

Kalender Çelebi isyanı, Osmanlı yazarlarının çoğunun iddiasının aksine ekonomik nedenlere dayanıyordu. Kanuni Süleyman tahta geçtiği zaman, para darlığına bir çare bulmak üzere arazi yazılmasını yenilemişti. Bu işlem keyfi tutumlarla sürdürülüyor, itiraz edenlere, Kadı Muslihiddin'in yaptığı gibi, sakallarını kesmek, dayak atmak gibi cezalar veriliyordu. Tımarlı sipahilerin ve köylülerin zararlı çıktığı bu arazi yazımı, ülke çapında geniş olaylar çıkmasına neden oldu. Kıyamın tabanını Bozok, Sivas, Maraş, Adana ve Tarsus çiftçi Türkmenleri oluşturmakla beraber aynı ayaklanmaya bir o kadar da Alevi olmayan sipahi ve köylü katılmıştı. İlk bozgun üzerine Sadrazam İbrahim Paşa, Kalender Çelebi safında bulunan tımarlı sipahilerle gizli ilişki kurarak, hepsinin arazisini geri vermeyi kabul etti ve onları çiftçi  Türkmen isyancılardan ayırmayı başardı. Böylece ikinci karşılaşmada Kalender Çelebi ordusu bozuldu ve kendisi de öldürüldü. Osmanlı tarihinde en büyük çiftçi köylü ayaklanması olarak nitelenen Kalender Çelebi kıyamı bu biçimde sonuçlandıktan sonra köylü bir daha baş kaldırmayacak şekilde ezilmişti. Ölümünden sonra, büyük kardeşi Balım Sultan'ın türbesinde toprağa verildi.Kalender Çelebi’nin ölümünden 24 yıl sonra yani 1552 yılı, Hacı Bektaş Veli Dergâhı'na Sersem Ali Baba adında bir kişinin dede-baba unvanı ile atandığı görülüyor. Mücerret (evlenmemiş) olduğu söylenen dervişler yerleştiriliyor. O tarihe kadar Hacı Bektaş Veli Dergâhı'nda dede-baba ve mücerret derviş diye bir şey yoktur. Bu tarihten sonradır ki Hacı Bektaş Veli evli idi, evli değildi tartışmaları zaman zaman alevlenerek sürmüş gitmiştir. Ve böylece ilk ayrılık tohumları atılarak  parçala böl idare et politikası uygulanmaya sokulmuş ve kısmen başarılı da olmuştur. Alevi-Bektaşi tarihindeki bu önemli isyandan sonra Hacı Bektaş Veli soyundan gelenlerin Alevi-Bektaşi inancını sürdürmedeki etkinliği ortadan kaldırmak için, Hacı Bektaş Veli’nin mücerret (evlenmemiş) olduğu söylentisinin çıkarıldığını iddia edenler de vardır. bu şekilde düşünenlere göre Anadolu’daki bazı ocakzâdelere HacıBektaş Veli’nin çocuksuz olduğu savları cazip gelmiş, kendi ocaklarının bu yönden itibarının artacağını düşünerek ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı tarafından kontrol edilmelerini bertaraf etmek için bu rivayetleri desteklemişlerdir.

Bilindiği gibi Alevi-Bektaşi yolunda el ele el Hakk'a inancı vardır. Bu inanca göre talipleri dedeler, dedeleri Hacı Bektaş Veli Dergâhı kontrol eder. Bu otokontrol sistemi, yüzyıllar boyu devam etmiş, halen de devam etmektedir. Yukarı da anlatmaya çalıştığım sebeplerden dolayı bu sistemin dışında kalan büyük bir Alevi-Bektaşi toplumu vardır.

Sonuç olarak;

1-      Kalender Çelebi kıyamından sonra Sersem Ali Baba’nın Hacı Bektaş Veli Dergâhı'na atanması ve Hacı Bektaş Veli mücerret olduğu iddiasının ortaya atılması,

2-      Bazı ocakların bu düşünceyi desteklemeleri,

3-      Alevi-Bektaşi toplumunun büyük baskılar altında kalmaları,

4-      Ulaşım zorluğundan kaynaklanan nedenlerle Hacı Bektaş Veli Dergâhı'ndan kopuşlarla Alevi-Bektaşi toplumunu bin bir parçaya bölmüş, en büyüğü köy olan içine kapalı toplumları oluşturmuştur. İnanç temeli aynı olmakla birlikte sürek farklılıkları buradan kaynaklanmaktadır.

Bu gerçek ortaya çıktıktan sonra;  aynı inanca sahip olan bu toplum, aralarındaki ufak tefek farklılıkları büyütmeden, hangi ocaktan olursa olsun, el ele verilmesi, birbirlerini kucaklaması, birbirlerine sevgi ve saygı göstermeleri, bu yolda yapılacak en büyük reformdur.

İnanç ve Gelenekler Açısından Yenilikler

Bu konu çok hassas, bir veya birkaç kişinin  bu kişiler lider, dede, mürşit ne olursa olsun  düşünce paralelinde yapılması, çok tehlikeli olduğu gibi, parçalanmalara da neden olabilir.  

Aşağıda değineceğim konularda bunlar kesinlikle yapılmalı şeklinde bir düşünce ve iddiaya sahip değilim. Sadece fikir olarak tartışmaya açılsın. Toplum, kendine uyanı zaman içerisinde kabul eder veya etmez. Toplum neye karar verirse şüphesiz doğru olan da odur. Fakat bunun yanında inanca etki etmeyen birtakım basit yeniliklerin yapılması, zaman ve şartlara uyulması kaçınılmazdır.

 Bunlar nelerdir:

1.     Cem ve toplantılara katılırken yıkanıp temizlenmeli, çamaşır değiştirilmeli, rahatsız edici kokular içeren yiyecek ve içecekler yenilmemeli içilmemeli.

2.     Cemlerde sakka suyu dağıtılırken bir bardak veya tastan herkes içmemeli. Küçük bardak veya kadehlere hatta günümüzde ucuz ve bol olan plastik bardaklarla herkese ayrı ayrı dağıtılmalı.

3.     Kurban lokması yenirken yine aynı sistem uygulanmalı.

4.     Lokma verirken el değil, çatal kullanmalı.

5.     Cemlerde, kurbanlarda ve diğer toplantılarda, hizmet bölümü yapılmalı. Yük, üç-beş kişi üzerinde kalmamalı, herkes yardım etmeli.

6.     Semah, düğünde, eğlencede yapılmamalı; sadece cemlerde yapılmalı. Çünkü semah yolumuzdaki oniki hizmetten birisi olup, bir ibadettir.

7.     Cemlere ve toplantılara aşırı alkol alanlar katılmamalı.

Yukarıda değinmeye çalıştığım bu ve buna benzer yenilikler, zannediyorum kimsenin itirazına sebep olmayacaktır.

Bunun yanında sosyal yaşamı ilgilendiren yenilikler de yapılmalı, bunu yaparken yukarda bahsettiğim gibi toplumun, teklif edilen fikri irdeleyip kabul etmesi veya etmemesi sonucundan hareket edilmelidir. Alevi Bektaşi toplumunun son kırk yılda yaşadığı sosyal ve ekonomik değişikliği dikkate almak, burada en önemli etkenlerden birisidir.Yukarı da bahsettiğim gibi tarihte en büyük Alevi-Bektaşi toplumu, köydür. Otuz-kırk yıl  önce Avrupa’ya ve büyük şehirlere başlayan göç, toplumun sosyal yapısını değiştirmiştir. İnanç bazında olsun, sosyal yapıda olsun köy toplumuna uygulanan birtakım kurallar, mevcut topluma uygulandığında açık vermektedir. Bunlardan en önemli ikisi musahiplik ve düşkünlük müessesesidir.

Alevi-Bektaşi toplumunda çok güçlü bir ahlak sistemi geliştirilmiştir. İbadet şekillerinde ve yaşantının diğer bölümlerinde oldukça toleranslı davranıldığı halde, ahlak kurallarında etkin bir disiplin ve ona bağlı olarak caydırıcı yaptırımlar uygulanır. Ahlak dışı bir hareket, o kişinin toplum dışına atılmasına neden olur. Toplum dışına atılan kimse ceme, kurbana katılamadığı gibi, kimse ona selam alıp, selam da vermez. Düşkün olan kimsenin, bilindiği gibi musahibi de düşkün olur. Ufak köy toplumunda, musahipler birbirlerini korur, biri diğerinin yanlış hareketine mani olabilirdi. Fakat bugünkü ortamda bunun mümkün olmadığı açıktır. Musahiplerden birisinin köyde öbürünün yurt dışında olduğunu düşünelim. Yurt dışında bulunan musahip suç işlediğinde, köyde bulunan muhasibi de cezalandırmak ne dereceye kadar doğrudur?

Musahiplik hepimizin bildiği gibi yol kardeşliğidir. Namusun dışında her şeyin ortak olduğu en ufak bir ayrıcalığın olmadığı bir müessesedir. Yurt dışında çalışan musahibin aylık kazancıyla, köyde bulunan musahipliğin aylık geliri arasında kuşkusuz fark vardır. Bunlar kazandıklarını ortaya koyup eşit bölüşebiliyorlar mı? Musahipliğin şartlarını tam olarak yerine getiren musahip kardeşler, bugünkü ekonomik ve sosyal şartlarda halen var mı? Bu yolu seven ve ona itikat eden bir kimse, eğer kendisine uygun musahip bulamıyorsa, yola girmemeli ikrar vermemeli mi? Buna mani olmak doğru mu? Köyden şehre gelmiş bir aileyi düşünün, ekonomik yönden sıkıntısı var, tüm aile fertleri çalışmak mecburiyetinde. Bu ailenin kızı babanın, annenin bilgisi dışında bir delikanlıyla kaçarsa, anneyi babayı ve musahip aileyi düşkün etmek ne dereceye kadar doğru? Köyde yapılan cemlerde düşkün olanlar bellidir, herkes tanır, bunlar ceme katılamaz, kurban eti yiyemezler.

Bugünkü duruma baktığımda çok farklı olduğunu görüyoruz. Toplumumuz Avrupa’da, İstanbul’da, Ankara’da veya diğer büyük şehirlerde cem yapıyor ve bu ceme herkes giriyor. Çünkü birbirimizi tanımıyoruz. Bu güzel geleneği korumamız açısından, buna nasıl bir çare bulmalıyız? Acaba dernekler, tarihteki köy işlevini üstlenmezler mi?

En önemli konulardan birisi de yapısal değişikliktir. Bunun için tarihi örnek alıp, bugünkü şartlara uygulamak mümkün olabilir mi?Tüm bunlar, üzerinde uzun uzun düşünülüp karar verilmesi gereken önemli konulardır. Toplum değişmek, yeniliğe ayak uydurmak zorundadır. Aksi halde toplum olmaktan çıkarız. Her şeye rağmen bu yola inanmış insanların yeniliğe açık olduğu, reformları uygulama kabiliyetlerinin bulunduğuna inanıyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

Veliyettin Ulusoy

 

 

Alevi-Bektaşi Ahlakı

 

Alevi-Bektaşi toplumunda çok güçlü bir ahlak sistemi geliştirilmiştir. İbadet şekillerinde ve yaşantının diğer bölümlerinde oldukça toleranslı davranıldığı halde ahlak kurallarında etkin bir disiplin ve ona bağlı olarak caydırıcı yaptırımlar uygulanır. Ahlak dışı bir hareket, o kişinin toplum dışına atılmasına neden olur.

Her Alevi- Bektaşi, eline, diline ve beline sahip olacaktır:

Adam öldürmemek, yaralamamak, dövmemek, hırsızlık yapmamak, güveni kötüye kullanmamak, mal gasp etmemek, başkalarının hakkına tecavüzü kapsayan her türlü işten sakınmak, elini hangi koşullar içinde olursa olsun kötülüğe uzatmamak;

Yalan söylememek, yalan şahadette bulunmamak, sövmemek, başkalarını gıyabında çekiştirmemek, ayıp ve çirkin söz konuşmamak;

Belden gelecek kötülüklerden uzak durmak, ırz ve namusa saldırmamak, zina ve livata yapmamak, sarkıntılıkta bulunmamak, tüm kadınlara bacı veya ana gözüyle bakmak;

Alevi-Bektaşilikte üç temel kuralı oluşturmaktadır. Kişi hareketini önceden öz benliğinde ölçecek, kendine zor ve kötü geleni başkasına yapmayacaktır.

Sen sana ne sanursan ayruğa da anı san
Dört kitabın manası budur eğer varısa
Yunus Emre

Bu ahlak kuralları, kişinin özel yaşantısı içinde de özeleştiri ile denetlenen bir tür gelenek oluşturmuştur. Bu geleneğin etkisi yaygın ve temellidir. Yoluna bağlı bir Alevi-Bektaşi'nin eliyle koymadığı bir şeyi, sonradan yerine koymak, ödemek suretiyle de olsa alması mümkün değildir. Ali'yi seven kişi gözüyle görmediğini ve üstüne lazım olmayanı söylemez. Eşlerden herhangi birisi, özellikle koca, haksız bir nedenle veya keyfi olarak eşini boşayamaz. Kadın erkek eşitliği her yerde ve her yönde gerçekleştirilmiştir. Kadın, erkekten kaçmaya gerek görmez. Ahlak kurallarına saygısı ve iffetine güveni vardır. Ailede kadının özel bir ağırlığı vardır. Sözü dinlenir bir saygınlığı vardır. Cem ayinine ve kurban toplantılarına erkekle beraber kadın da katılır. Alevi-Bektaşi toplumunda ta başlangıçtan bu tarafa kadının erkekten kaçması, harem-selamlık olmamıştır.

 

Alevîlikte Kadının Yeri

 

Alevi-Bektaşi toplumunda kadına verilen hak ve yetkiler, ona gösterilen saygı -özellikle geçmiş yıllarda- taassubun hazmedemediği bir davranış olduğu, bu konuda çeşitli yalanlar ve iftiralar uydurulmuştur. Ruhu olgunlaşmamış kişiler, kendi öz benliklerini kötülüklerden arıtamadıkları için, Alevi-Bektaşi ayinlerine kadınların katılmasını, "mum söndü" ayinleri şeklinde insafsız ve bilgisiz iftiralara konu yapmışlardır. Ham ruhlu yobaz kişiler, Alevi- Bektaşi inancındaki yüceliği ve temizliği bir türlü anlayamamıştır. Bir Alevi-Bektaşi'nin, dem de içse, başka kadınlara bir bacı, bir ana gözü ile bakacağını, bu tür iftiracılar, kendi kötü niyetleri ile bağdaştıramamışlardır. Kendi kirli düşüncelerinden geçtiği gibi erkeklerin hayvani hislere kapılıp kadınlara saldıracaklarını sanmışlardır.

Oysa Hünkâr Hacı Bektaş Veli, kadını ile erkeği ile tüm Alevi-Bektaşi toplumunda yüce bir ahlak anlayışını geliştirmiştir. Kadın-erkek ayırmaksızın cemiyet içinde herkesin iffet ve namusuna saygılı, şehvani hislerden uzak, gerektiği takdirde güçlü toplumsal yaptırımlara dayalı bir terbiye ve eğitim sistemi oluşturulmuştur.

Toplumun çekirdeği olan aile müessesesi ve aile içinde dayanışma, evlilik müessesesinin sağlamlığı ve devamlılığı şuurlu bir dini inancın sosyal yaşantıdaki yansıması olarak kabul edilmektedir. Özden gelen temizlik ve kişinin özel yaşantısında, dini inançla güçlendirilmiş otokritik, dışarıdan yaptırım uygulanmasına çok seyrek gereksinme duyulmuştur. Kişinin kendi kendini denetlemesi, özellikle yapacağı işlerin iyi veya kötü olduğunu öz benliğinde ölçerek bir yargıya varması, onları büyük ölçüde kötülüklerden korumuştur.

 

             Düşkünlük

 

Bununla beraber, Alevi-Bektaşilerde "Düşkünlük" müessesesi denilen, toplumsal bir yaptırım yakın zamanlara kadar özenle uygulanmıştır. Alevi-Bektaşi toplumunda Talip, Dede, Mürşit kim olursa olsun kötülüklerden kendi istek ve iradesiyle sakınacaktır. Bu asıldır. Ancak o kişi kendisini bu kötü işlemlerden kurtaramamışsa onu Alevi-Bektaşi yolu düşkün saymıştır. Düşkünlük, bir cezadan çok caydırıcı ve ibret verici sosyal ve toplumsal bir tedbir niteliğindedir. Toplumun ahlak anlayışında çıkan hastalığın tedavisi, vücuda yayılmaması için yapılan bir tür ameliyattır. Haksız olarak eşini boşamış veya bir adam öldürmüş veya benzeri bir cemiyet veya ahlak kuralını ihlal etmiş kişi, yasal cezanın dışında Alevi-Bektaşi toplumunun dışına atılarak, bir mikrop gibi toplumdan soyutlanmaktadır. Düşkün olan kişi ile kimse selamlaşmamakta, evine gidip gelmemektedir. Kimse ondan bir şey isteyemediği gibi onun isteği de verilmemektedir. Ailesi düşkün olan kişiyi evinden dışarı atmadıkça, düşkün kişi ile aynı kazandan yemek yiyenler de düşkün gözü ile görülmektedir. Düşkünün musahibi de musahiplikten ayrılmadığı sürece, (bu, yalnız çok ağır suçlarda geçerlidir: Suç o kadar ağırdır ki, suçu işleyen öldü sayılır ve tabii ki ebediyen yola alınmaz.) musahibi olduğu düşkünle birlikte, aynı muameleye tabi, aynı davranışlara muhatap olmaktadır.

Düşkün suçunun ağırlık derecesine göre değişik süre bu durumda kalmakta, çevresi ve Ayin-i Cem Erenleri onun doğru yola yöneldiğine inandıkları takdirde, suçtan mağdur olanların zararını ödemek ve mümkün olduğu kadar onların rızasını almak koşulu ile ve "sitem" denilen bir para tazminatı ödeyerek düşkünlükten kaldırılmakta ve topluma katılabilmektedir.

Düşkün işlerinde, düşkün yapma veya düşkün kaldırmada Dede aracılığı ile Mürşit icazeti lazım ise de işin kesin sonuçlanmasında bir tür "Jüri" durumunda olan köy veya çevre halkının rıza ve muvafakati şarttır. Bu rıza alınmadıkça düşkünlük işlemi geçersizdir, yolun kuralına uygun değildir.

Buraya kadar dikkat edilirse "Kul hakkı" hep öne çıkıyor. Kul hakkının her adımda ihlalinin önlenmesi için azami gayret gösteriliyor.

 

Kurbanın cemevine getirilmesi

 

Kurbanın cemevi içerisine getirilmesi hepinizin bildiği gibi bizim geleneklerimizdendir. Ancak şehirde yapılan yeni cemevleri buna müsait olmayabilir. Bu durum karşısında gelenekleri bir kenara koymak, toplumun bir kısmı tarafından kabul görmeyeceği kesindir. Fakat toplum olarak bizler yeniliklere de çabuk ayak uydurabilen bir özelliğe sahibiz.

Şunu yapabiliriz: Dede, kurban sahibi, âşık ve toplumdan 8–10 kişi bunu dışarıda veya uygun bir yerde yapabilirler. Bu da İstanbul gibi bir yerde mümkün olmazsa, dede dışarıda kurbanı tığlar ve kurban cemevinde imiş gibi ibadete devam edilir.

Bunun başka da çaresi yok; mecburen zamana ayak uyduracağız. Hz. Ali, "Çocuklarınızı zamana göre yetiştirin." diyor. Yani zamana uyacağız. Zaten bu bir şekil ve esasa etkisi yok.

 

Eşlerin Boşanması

 

Bizim yolumuzda boşanma tek bir halde mümkündür. O da eşlerden herhangi birisi ihanet ederse, karşı tarafın, isterse boşanma hakkı vardır ve ihanet eden ölmüş sayılır. Musahibi tekrar musahip kavline girebilir.

Bunun dışında boşanma yoktur. Evlilik bir ikrardır. Kimse ikrardan dönme hakkına sahip değildir.

 

Nişanın Bozulması

 

Nişan hazırlık dönemidir. Gençlerin evliliğe hazırlığıdır, birbirlerini tanıyacaklar ve evlilik ikrarı vereceklerdir. Bu hazırlık döneminde henüz ikrar verilmemiştir. Çiftler bu dönemde anlaşamamışlarsa ayrılabilirler. Ancak bu da cezasız kalmaz: Ufak bir sitem ve kısa bir süre düşkünlük yaşanır. Bu süreyi ve sitemi mevcut şartlara göre toplum kararlaştırır, tabii ki dedenin öncülüğünde…

Taraflardan birisinin kaçması veya kaçırılması şartlara göre değişiklik göstermesine rağmen yukarda da bahsettiğim gibi kul hakkı manen ve madden muhakkak dikkate alınmalıdır. Sonuçta taraflardan birisi mağdur oluyor, bu da cezasız kalmaz.

 

Bacılara Lokma Verilip Verilmeyeceği

 

Ben 66 yaşındayım ilk defa böyle bir sorunla karşılaşıyorum.

Bizim yolumuzda cinsiyet, ırk ve benzeri sorunlar kesinlikle dikkate alınmaz. Cemevine gitme hakkına sahip herkes cemevine girdiği anda aralarında bir fark kalmaz, yani döşekte oturanla, eşikte oturan aynı hakka sahiptir.

Sizin cemlerde bulunsam, ceme gelen herhangi birisinin benimle bir sorunu varsa, beni dar'a kaldırıp hesap sorabilir. Burada benden hesap soracak kişinin kadın veya erkek olması hiçbir önem arz etmez. Zaten oraya gelenlerin kadını erkeği olmaz, en azından o gözle bakılmaz.

Hz. Peygamber miraç sonunda Kırkların Cemi'ne girerken neler olduğunu herkes bilir. Koskoca ahir zaman peygamberi, peygamberliğini dışarıda bırakmayınca içeriye giremedi. Ve orada 23 erkek, 17 kadın vardı ve aralarında hiçbir fark yoktu. Bir üzüm tanesini ezerek kırka böldüler ve herkes lokmasını eşit şekilde aldı. Eğer kadınlara lokma verilmiyorsa neden 23'e değil de 40'a böldüler?

Kırklar Cemi'ndeki olaylar bizler için çok önemli dersler içerir, bunlar üzerinde iyi düşünüp o şekilde karar vermeliyiz.

                      Kaynak:   Veliyettin Ulusoy: Serçeşme Yazıları: Konuşmalar Söyleşiler

 

 

 

Dergâh’a bağlı Alevi-Bektaşi toplumunda o makamın adı “Mürşitlik makamı”dır.

“Biz Kendi Kendimize ‘Maşallah’ Demeyiz. Toplum Layık Görürse Makamı Söyler.”

                       Veliyettin Ulusoy

 

Cem Vakfı’nın Avrupa Birliği’nden mali yardım aldığı “Kısas Kültürel Mirası Geliştirme Projesi” ile ilgili olarak, kendisine internet ortamında soru sorulan Doğan Bermek, yazılı yanıtında sizin bu projeyi desteklemekte olduğunuzu aşağıdaki sözlerle iddia etti:

“Kısas’ın inanç önderi Sn. Veliyettin Ulusoy ile önce Ankara’da görüşerek projeyi ve içeriğini arzettim, konuyu sadece kavramakla kalmadılar, kapsamda da geliştirici ve aydınlatıcı açıklamalar getirdiler, daha sonra da kendisi ile sürekli iletişim içinde olduk ve gerek Kısas gerekse çevre ilişkilerimize büyük katkılarda bulundular. Kısaca proje oluşurken bizler ulaşabildiğimiz bilim adamları, yerel kişiler ve dergâha yakın kişiler, en başta Sn. Veliyettin Ulusoy olmak üzere çok kez bilgi verdik ve bilgi aldık.”

 

Serçeşme Dergisi- Bu konudaki görüşleriniz nelerdir? Sn. Bermek’in dediği gibi bu projeyi destekliyor musunuz? Kendilerine ilettiğiniz endişe ve uyarılarınız oldu mu?

 

Veliyettin Ulusoy-Bu projeyi ilk kez Ozan Sefai’den (Mehmet Acet) duydum. O bana “Cem Vakfı burada bir araştırma yapıyormuş” dedi. Araştırmanın tam mahiyetini bilmiyordu, ama Sefai o zaman karşıydı: “Biz o araştırmayı yaptık, kitap haline dönüştürdük” diyordu. İlk duyumum öyleydi, ama projenin bu kapsamda olduğunu bilmiyordum. 2005 yılının ilkbahar aylarıydı, tam hatırlamıyorum, sanırım Mart-Nisan aylarıydı, Doğan Bey’den bir telefon geldi. Daha önce kendisi tanımıyordum. Kendisini tanıttı, Ankara’da buluşmamızı istedi. Buluştuğumuzda bana araştırmayla, projeyle ilgili belgeler verdi. Ben de internetten ve diğer kaynaklardan bulduğum belgeleri de ekleyip bir dosya yaptım ve bir ay kadar sonra Kısas’a gittim. Tam tarihini hatırlamıyorum. Bu konuyu açtım Kısas’ta. Her gittiğim toplantıda konuşuldu ve tartışıldı bu konu. Orada taraftar olanlar da karşı olanlar da vardı. Hatta Aşık Meftuni bir de şiir yazmıştı.(Bu şiir aşağıdadır)  Karşı olduğunu belirten güzel bir şiir, hâlâ duruyor bende. Benim için toplumun kararı çok önemliydi, ama karar verirlerken mahiyetini de bilmeleri lazımdı, yani bilgilendikten sonra karar verilmesi çok önemliydi. Ancak bizdeki bilgiler, dışarıdan edinilmiş bilgilerdi. İşin parasal boyutu, ne yapılacağı, ne hedeflendiği tam bilinmiyordu.

Tabii proje ilk bakışta çok çekici geliyor; iyi, araştırılsın, güzel, deniyor. Ancak altından neler çıkacağı konusunda benim bugün bile tereddütlerim var. Ne çıkacağı hakkında bilgim yok, ancak tahmin edebiliyorum. Ancak Kısas’ta çoğunluk projeye taraftardı, bunu söylemek zorundayım. Ara ara Doğan Bermek telefon edip bilgi veriyordu. Hatta yapılacak bir sempozyumdan bahsetti. Doğan Bey sempozyuma benim katılmama yönelik arsuzunu dile getirdi. Ben reddettim, katılmak istemediğimi söyledim. “Kısas’a beraber gidelim” şeklinde davetleri oluyordu. Bunları da kabul etmedim. Direkt olarak “seninle gitmem” demedim, ama ben gitmiyorum anlamında bazı şeyler söyledim.Ondan sonra Doğan Bey’le, Süleyman Demirel Üniversitesi’nde karşılaştık. Yine bu konuyla ilgili yaptıkları işleri özetledi. Şu kadar video film kaydı aldık filan şeklinde bilgi verdi.En son olarak bu sene Mart ayı içinde İstanbul Bostancı’da buluştuk. Orada kendisine, “Kısas’ı ikiye böldünüz. Bu projenin getirisi neyse, maddi manevi yönden ne getiriyorsa, Kısas’ın bu ikiliğini ödeyemeyecek, ikiye bölünmesini karşılayamayacak, yani zarar çok oldu” dedim. Kendisi bana Mayıs ayı içinde işlerinin biteceğini söyledi, fakat konuşmanın ardından muhabbet ederken, 2007 senesinde aşure törenlerini de kendilerinin tertipleyeceğini söyledi.

 

Serçeşme Dergisi- Kısas projesinin internet ortamında tartışılmasına varan noktada sizi rahatsız eden bir durum var mı? Gelinen bu durumla ilgili neler düşünüyorsunuz?

 

Veliyettin Ulusoy-Beni rahatsız eden durum, hiç istemediğim şey, Kısas’ın ikiye bölünmesidir. Ayrıca medyada ya da internette böyle tartışmalar da hiç hoşuma gitmeyen şeylerdir. Bu tür şeylere girmemiz bile doğru değildir. Fakat gerçeğin yanında durmamız şart. Beni yaralayan Kısas’ın ikiye bölünmesidir. Zaten Kısas politikadan, siyasetten dolayı ikiye bölünmüş durumda. Bu da tuzu biberi oldu. Şimdi her iki tarafta da bir kutuplaşma oldu. Beni rahatsız eden bu, yoksa başka rahatsız olduğum bir taraf yok. Niye bu duruma gelindi? Kısas bu durumu hak etmiş mi? Kısas’ın bu hale gelmesi beklemediğim, ummadığım bir şey. Niye ikiye bölündü Kısas? Eğer hayırsa hep beraber hayır, evetse hep beraber evet dememiz gerekirdi. Fakat demek ki istemeyenler de var, taraftar olanlar da var. Ya da bu projenin başka çekici tarafları var. Bunun içinde maddiyat söz konusu diye düşünüyorum. Bir takım insanları belki maddiyat çekmiş olabilir, bir ihtimal.

 

Serçeşme Dergisi- Sizinle proje onaylandıktan önce mi, sonra mı irtibat kuruldu?

 

Veliyettin Ulusoy- Bizim hep en son haberimiz oldu. Bu kapsamda Mart veya Nisan olabilir, Doğan Bey’le buluştuğumuzda belgelerle birlikte bu projeyi bana verdi. Bu kadar kapsamlı olduğunu o zaman duydum. Daha önce Mehmet’ten (Ozan Sefai) duyduğum Cem Vakfı’nın bir araştırması şeklindeydi, yani daha dar kapsamlı bir şeydi.

 

Serçeşme Dergisi- Doğan Bermek’den gelen bir başka e-postadan öğrendiğimize göre, Alevi Vakıfları Federasyonu’nun düzenlediği Seyit Mahmut Hayrani Hakkında Araştırma Yarışması’nın Danışma Kurulu’nda sizin adınız da yer alıyor. Sizin bu danışma kurulundan haberiniz oldu mu? Bu duyuru yapılmadan önce sizinle görüşülüp, erkâna uyarak onayınız alındı mı?

 

Veliyettin Ulusoy-Doğan Bey yukarıda değindiğim muhabbet sırasında özel hayatından, ne işler yaptığından, kazancından bahsetti. Bu muhabbet çerçevesinde Mahmut Hayrani Yarışması’ndan da bahsetti. Benden de o yarışmanın danışma kuruluna katılmamı istedi. “Yok” dedim, “Bu kurulda yer almak istemiyorum; Seyit Mahmut Hayrani konusunda Danışma Kurulu’na katkı yapacak bir bilgim yok” dedim. “Gençler var, bilim adamları var; onlardan kurun” şeklinde konuştum. O görüşmemizde Mahmut Hayrani ile ilgili araştırma yarışması konulu yazısının bir örneğini de bana verdi. Bu yazıda adım yoktu. Galiba ondan sonra bu yazıyı bir duyuru olarak hazırladığında ismimi koydu. Ama ben kendisine bu konuda hiçbir zaman olur vermedim. Ayrıca kendisi bana başka bir teklifte daha bulundu. Bu konuyla ilgili değil, daha farklı bir konuyla ilgiliydi bu teklif. On iki vakıf bir federasyon kurdular biliyorsunuz, Doğan Bey’in kendisi de bu federasyonun başkanıdır. Bu çerçevede bir konsey kurmayı düşündüğünü; bu konseyin inanç grubunun üç-dört kişiden oluşacağını; benim de o heyette olmam gerektiğinden bahsetti. Tabii bu düşünmem gereken bir konuydu, ama buna da çok olumlu bakmıyorum. Bakmamamın bir nedeni, kendime göre bir sebebi var. Bizim belli bir tarihsel görevimiz var. Biz bugün o görevi bile yapmakta zorluk çekiyoruz, sorunlarımız var. Bu nedenle onun bahsettiği oluşumda yer almayı, böyle bir kuruluşun konseyinde görev almayı istemiyorum. Küçümsediğimden değil, ama kendi görevimi tam yapamazken, bir de orada yapamayacağım bir görevi üstlenmeyi istemiyorum. Tabii bu soruya “evet” veya “hayır” diye yanıt vermedim, “düşünmem lazım” dedim. Durum budur, yani Doğan Bermek’le ilişkim, konuştuklarımın hepsi budur.

 

Serçeşme Dergisi- Bu yarışmanın duyurusunda, Danışma Kurulu’nda Doğan Bermek (Alevi Vakıfları Federasyonu Başkanı), Haydar Eren (Hak-Ev Vakfı Başkanı-Alevi Dedesi), Kenan Kaplan (Cem TV-Radyo Genel Müdürü) yanında sizin adınız ve unvanınız şöyle geçiyor: “Veliyettin Ulusoy (HacıBektaş Çelebi Kolu İnanç Önderi)”

 

Serçeşme Dergisi- Sizin unvanınızın bu şekilde yazılmış olması yolun edep erkânına aykırı değil mi?

 

Veliyettin Ulusoy-Bu konuya iki açıdan bakmak lazım. Dışarıdan birisi öyle de der, böyle de. Dışarıdan birisi ne derse desin, benim için çok da önem arz etmiyor. Ama içimizde, Dergâh’a bağlı Alevi-Bektaşi toplumunda o makamın adı “Mürşitlik makamı”dır. Ancak ne benim, ne de babamın hiçbir zaman “ben Mürşidim” diye en ufak bir iddiası olmamıştır. Hiç hatırlamıyorum babamın “ben Mürşidim” dediğini. Babam hep, “Mürşitlik” derdi, “deyişlerde de geçer, Muhammet Ali’ye mahsus, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’ye mahsus olan bir sıfattır.” Biz de böyle diyoruz. Sadece görev bize gelmiş, biz de yapmaya çalışıyoruz. Sıfatı şuymuş, buymuş; herhangi birisi şöyle ya da böyle demiş, bunları çok önemsemiyorum. Bize bağlı olan toplum zaten bilir, söyler o makamı. Kendi kendimize “maşallah” diyecek halimiz yok. Toplum bizi layık görürse öyle der. Görmezse farklı sıfatlar da takar. Şahsen öyle veya böyle denmesi benim için çok önemli değil. Hatta çok zaman ben de bu unvanı kullanmam. Örneğin son televizyon programında da (Kanal Türk’te yayımlanan Muharrem Sohbetleri-AK), “İsmimi yazın yeter” dedim. “Yok, unvanınız yazacağız” diye ısrar ettiler. Sempozyumlarda da ismimi yazın yeter derim. Tanıyan tanır, tanımayan tanımaz. Biz sıfatlar peşinde koşan insanlar değiliz.

 

 

 

 

 


Kısas ve Akpınar'lıların sitesidir  |  E-Mail: kirnis45@hotmail.com