Anasayfa
Tarih
Anı Köşesi
Kültür
KISAS
AKPINAR
Veliyettin Ulusoy
Dertli Divani
Ozan İsyani
Ozan İsyani Yazıları
Geçmiş Zaman Olur ki
Kısas Halk Kültürü
Fotoalbum

                                TARiH

        Geçmişini bilmeyenler, geleceklerine yön veremezler.    Ozan İsyani

 

                                                     ÖNSÖZ

 “Çalışmak ibadet, emek kutsaldır.” Bu iki cümlede var olan anlam çözümlenmesinden insanlık tarihi(Sosyolojik,dini,ve ekonomik tarih ) oluşturulur.İnsanlığın tarihi boyunca bütün kavgası ve savaşıda işte bu emeği ve sosyal yaşamı üzerinedir. Bundan dolayı doğru ve gerçek tarihe ulaşmak, onu açığa çıkarmak insanlığa bırakılan en büyük  ve en değerli bir mirastır.Tarihi anlatmak, yani zamanı anlatmak hem; çok emek ve çaba, hemde; dürüstlük ister.Emek ister çünkü tarihte olan biteni tam ve doğru olarak öğrenmemiz için, epeyce kayıtlı belge yada yazılı kitap veya benzer kaynaklara(Arkeolojik bulgular vs.) ulaşmamız gerekir ki buda bir anda olabilecek birşey değildir.Tarihi anlatmak veya yazmak birde dürüstlük ister dedik ki bana göre bu emektende önemli! çünkü; emeğin kutsallaşmasına işte bu dürüstlük dediğimiz şey sebep oluyor bu anlamda da bana göre bu daha önemlidir.Bu gün bakıyoruz kendini tarihçi diye ortaya koyan birçok insanın; götürü usulle müttahhitlere taşaronluk yapıpta yaptıkları binaların 3-4 şiddetinde bir depremde bile insana ve ekonomiye büyük zararlar veren kişilere benzediğini yada sahte ehliyetle binlerce insanın kanına giren trafik canavarlarına benzediğini görebilmek pekte zor olmuyor.Çevremizde herşeyi tersyüz edip insanların dimağlarında sadece zaman aşınımı yaratan böyle birçok insanın emek düşmanı olduğunu söyleyebiliriz. Okullarda tarih yazının bulunması ile başlar denilir ama bugün mağaralarda yazıdan önce insanların yaşadıkları dönemleri resimlerle anlatarak bizim bunlardanda belli bir zaman dönemini tanımamız olanaklı olduğuna göre; bu tez tek başına fazla bir  önem  arzetmiyor sadece yazılı tarih değil insanoğlunun el sanatları olan taş ve madene verdiği emeğin ortaya çıkardığı eserler ile de zamanı ve çağların nasıl olabileceğini anlamak mümkündür.Bilimsel çalışmalar bugün bize  dünya ve uzay üzerinde yaklaşık milyonlarca yıl hatta milyarlarca yıl önceki zamanlarda olan bitenleri yaklaşık olarak en doğrusunu aktarmaktadır. Evrenimizin şu andaki en akıllı varlığı olan insanoğlu; kendini beyninin daha fazlasını kullanmaya zorladıkça, bilinmeyenden bilinene doğru daha hızlı yaklaştığımızı görebiliriz.Yani bu demektir ki gerçeğe doğru biraz daha yaklaşıyoruz.Peki gerçek nedir dersek? İşte bu konuda şu bir gerçektir; Her beyinin kendine göre bir gerçek tanımı ve ifadesi vardır.Fakat Dahî ve akıllı insanların beynindeki ilahi sayılacak bilgi ve bu bilgilerin ortaya çıkarttığı her türlü keşif, icad ve buluşlar  bizim ölçü olarak almamız gereken gerçek ve doğrulardır. Normal insanların beyniyle dahi yada bilim adamlarının beyninin arasındaki farkı ayırmamız, benim anlatmak istediğim gerçeğe ulaşmamızında kapılarını bize açacaktır. Örneğin :Cetvelle bir çizgi çizdiğimiz zaman biz gözümüzle onun düz olduğunu görür ve ona düz bir çizgi olmuş deriz. Oysa o çizgiye normal gözle değilde mikroskop ile bakarsak çizgiyi düz olarak gördüğümüzü görmeyiz. İşte; normal insanların gözünün gördüğüyle, bilim adamı ve dahilerin gördükleri göz arasındaki fark; mikroskopun görebildiğiyle, gözümüzün gördüğü arasındaki fark  gibidir. Bu ise insanoğlunun gerçek insanlığa erişme ve yaklaşma durumu ile ilgili bir gerçekliktir.Yani insanoğlu bir evrim sonucu hayvanlıktan kurtulup bugünkü adı insan olan varlığına daha çok anlam kazandırdıkça yani hayvanlıktan tam anlamı ile kurtulup, canlıların ortak özelliği olan nefes alma, su ve yemek işi, ile bunları boşaltma dışında olan daha farklı bir varlığa dönüşürse ki buna kutsallaşma yada tanrısal özelliklere yaklaşma(Alevilerdeki insanın tanrısallaşma durumu) yada gerçek bir insan olma da denilebilir, işte o zaman yaşam ve tarih daha bir anlam ve önem kazanır.Aksi takdirde toplumun değerlerine karşı durupta; bencilliğe düşen bir insanın tarihte bıraktığı kötü bir izi kimse insan olarak ne takip,ne takdir nede tasvip eder.Ümidim odur ki görünen gerçeklikler bizi insan olmaya doğru yaklaştırıyor.Buraya kadar anlattıklarımın belki konu ile bir  ilgisini kuramayanlar bile, hiç değilse insan emeğine saygı ile buradaki emekten fazlasını, bu emeğe katmayı düşündükleri zaman; hem doğrunun daha kolay bulunduğunu, hemde eksiklerin tamamlandığını yani kısacası gerçeği daha iyi göreceklerdir.

            Benim burada araştırdığım konu içinde  yaşadığım köyün gelmiş ve geçmişi ile ilgili doğru bilgilere ulaşmak ve bunu gelecek nesillere anlatmaktır.Diyeceksinizki basit bir araştırma için bu kadar zorlanmaya ne gerek; Bana göre emeğe önem vermek,saygı duymak onu değerlendirmek  insanın içinde bulunduğu insanlık düzeyi ile ilgili bir durumdur. Biraz da bunu vurgulamak istediğimden böyle bir giriş yapmayı uygun buldum. Bundan dolayı basit gibi görünen her emeğin(iyilik düzleminde) değerlendirilmesini iyi yapmak lazımdır. Geçmişte bazı Kültür araştırmacıları ki bunlar tarih araştırması yapmadıkları için Kısasla ilgili tarihi bilgileri fazlada irdelemeden geçmişlerdir.Ama emeklerine saygı duymak lazım ve bundan daha fazlasına ulaşmak bir Kısaslı olarak bizlere ve yeni nesillere düşer.Ben Kısasla ilgili araştırmalara 1978 yılında daha doğrusu kendi aile soyumun Kısas’ta en eski kimlere kadar gidiyor diye  başladım.Kısas’ta o yıllarda yaşayan en yaşlılarından ve (Allah rahmet eylesin, çünkü çoğu bugün hayatta değil) Kısas’ın nüfusla ilgilenen tek kişisi Rahmetli Halil Baykal’dan (Kör Hallo), Rahmetli Sultan Uğur (Köyün en yaşlısı idi) ve Akpınar Köyünden  amcam Ali Bozkurt’tan bizzat sorarak her ikisinin verdiği bilgileride karşılaştırarak doğruluğunu tespit ettiğim bazı bilgilere ulaştım. Kısasla ilgili tarihsel bilgileride yine Şanlıurfa Kütüphanesinden  Abu'l-Farac Tarihini inceleyerek Kısas’la ilgili tarihi bilgiler bulmuştum.

Bu tarihçeyi yazmaya başlamadan önce yaşadığımız coğrafyanın veya bölgenin kozmopolit bir yapı ve zengin bir halklar ve dinler mozayiği olması beni etkiliyor ve kendimin yada ait olduğum toplumun; bu mozayiğin hangi renkli taşı olduğunu isimlendirmek gerektiğini düşünüyordum. Bundan dolayı Kısas köyüne her gittiğimde oradaki akarabaları ziyaretim bana sanki bir müzeyi ziyarette insanın duyduğu duyguları veriyor, sanki oradaki tarih bana insanlığın başlangıç tarihiymiş gibi geliyordu.Çünkü herkeste bir hikaye, bir buluntu(arkelojik bir para veya heykel parçacıkları) bir söylence yada efsane kısacası bir tarih hazinesi görebiliyordum; Ama bunu nasıl bir değer haline getirebilirdim diye hep düşünür, kendimin bir yanını eksik hissederdim.Sanırım ben en kolayını seçerek sadece aile secereleriyle ilgilenmeyi seçtim ama bunu bile yaparken Tarih biliminin okyanusuna girdiğimi farkettim ve herşeyin sadece doğrusunu yazmam gerektiğini anladım. Basit tahmin ve fantazilere fazla yer vermeyerek, efsane ve söylencelerin de bazı gerçeklerin izlerini taşıyabileceğini düşünüp onlardan bir tarih değeri oluşturmaya çalıştım. Öncelikle köyümüzün (Kısas Beldesi) eski tarihiyle ilgili mevcut delil ve kaynakları burada açıklamakta yarar var.

BİZANS, ROMA VE SELÇUKLU DÖNEMİNDE KISAS

Kısas köyünün bilinen en eski tarihinden Gregory Abu'l-Farac (Bar Hebraeus) ve Urfalı Ermeni tarihçi Matheus bahseder.Bu tarihçilerin anlatımlarında Kısas adı Xseos-Ksaus-Aksas olarak geçiyor.Bu isimlerin kökeniniyle ilgili yaptığım araştırmalarda; Kısas’ın kuruluş tarihi enaz Harran kadar eskilere dayanıyor.Mezopotamyadaki bütün uygarlıkların izlerini Kısas’ta bulabilmek hiçte sürpriz sayılmayacak kadar olanaklıdır.Sadece bu konuda yapılacak ciddi ve bilimsel arkeolojik çalışmalar yeterli olacaktır.Örneğin:, Kseos (yada Xseos),Ksaus isimleri köken olarak Hellen [Rum(Urum )] dilinden gelen isimlerdir.Hellen uygarlığının Anadoludaki yayılışına baktığımızda Anadolunun Hellenleşme süreci M.Ö. 30 yıllarından Grek yarımadasından(Bugünkü Yunanistan)   başlar,doğuya doğru yüzyıllara yayılan bir süreçle M.Ö. 334 yıllarına kadar  devam eder.Bu şu demek;  Kısas Antik Hellen Uygarlığını da  yaşamış bir yerleşim yeridir. Ermeni tarihçi Mateos’un Xseos yada Kseos yada Ksaus ismini kullanmasıda tahminen bundan dolayı olabilir.Abu’l Farac’ın   Aksas isimini kullanması o dönemlerde Mervani Kürt devletine bağlı Arapların egemenliği altında idi, belki bundan dolayı Arapça’ya yakın bir isim olarak kullanılıyor olabilir.

Örneğin: 1- Abu’l Farac tarihinde(Ömer Rıza Doğrul çevirisi –Türk Tarih Kurumu yayınları) sayfa 289-290’ da Kısas adından(O zamanki adı Aksas olarak geçiyor) şöyle bahsediyor;  “Romalılar M.S.1030-1032 yılının sonbaharında Edesse’ye girdiler. Nâsır-üd-devle,(Mervani Kürt devleti emiri) Michael’e elçi göndererek onu şu şekilde müeheze etti.Halep’e karşı iki defa yürümekten ne kazandınız ki,şimdide Edessa’ya göz dikiyorsunuz ? Size dostça nasihatım, adamlarınızı alıp buradan çıkmaktır. Gitmezseniz Arap ordusundan neler çekeceğiniz göreceksiniz. Michael’de şu cevabı verdi: Biz Edessa’yı harp ile almadık. Onu meşru sahibinden satın aldık. Onun elinizde kalacağını bilsem iade ederim. Fakat Maadilerin, Nümeyiroğullarıın onu bırakmayacaklarını biliyorum. Michael Arapları hor görmekle beraber Edesse’ye 10.000 atlı gönderdi ve buradaki harap yerleri yaptırdı. Romalılar Edesse’den etrafa saldırıyor ve Aksas, Harran ve Serug(şimdiki Suruç) taraflarını yağma ediyorlardı. Ancak Harran hâkimi, Nümeyir kabilesine mensup Vatapoğlu vergi vermeği kabul ettikten sonra bunlarda yağmakârlıktan vazgeçtiler.”  diye bahseder.

2-Ayrıca Ermeni Tarihçi Urfalı Mateos’un Vekayinamesinde(Türk Tarih Kurumu yayınları-127. sayfada) ise Kısas’tan(Ksaus olarak geçiyor) şöyle bahsediyor; 1065-1066 yılları “Aynı yılda zalim ve kana susamış Slar-Horasan, tekrar Urfa memleketine geldi ve Çalap üzerine yürüdü.Oranın muhtelif yerlerinde şiddetli katliamlar icra etti ve birçok insanı da esarete sürükledi. Sonra Dep denilen kaleye karşı yürüdü, oranın halkını kâmilen(tümüyle) kılıçtan geçirdi, sonrada Ksaus denilen yere gelip karargah kurdu. Urfa’da bulunan 4.000 atlı ve piyade Roma askeri, Türklere karşı yürüyüp Ksaus’ yakın bir yer olan Tılag’a  geldiler.”

Türkmenlerin Kısas’ta yerleşimleride yukarıda anlattığımız gibi Selçuklu Komutanlarından Salar-ı Horasanın Bizan’sa (Doğu Roma Devletine) yaptığı akınların (1065-1066 yılları) başlamasından sonra olmuştur.Çünkü 1065 veya 1066 yıllarından önce Türkmenlerden başka  halklar yaşıyordu. Salar Horasan’nın komutanlarından olduğu tahmin edilen Şah Muhammed’te(Harzemşahlar sülalesine mensup) o dönemlerde yada kısa bir zaman sonrasında geliyor ve  Kısas’ta ölene kadar kalıyor. Şah Muhammed aynı zamanda kutsal bir kişiliğe sahip bir inanç önderi, çünkü bugün bile kızkardeşiyle beraber türbe olarak yapılan mezarı kutsal bir mekan olarak görülmektedir. Yakın dönemlere kadar ona ait bazı eşyaların olduğu ama Kurtuluş savaşı yıllarında Siyala aşiretinin yaptığı  talan dönemlerinde bunların kaybolduğu sanılıyor. Sancağı ise hala mevcut deniliyor ve halk arasında bazı hırsızlık olayları yada başka durumlarda; sancağa yemin verdirilerek, problemlerin çözümünde, yada doğal   felaketlerde bu sancağın  koruyucu ve engelleyici  kutsal bir güce sahip  olduğuna inanılıyor.

Buraya yerleşen Türkmenler önceleri inanç olarak Alevi yada Kızılbaş aleviliğe yakın bir inançta idiler. Ama 1915 yılından sonra Hacı Bektaş’tan gelen Çelebilere mensup(Bugünkü Ulusoylar) Mustafa Kuzu efendi  adlı biri tarafından o dönemden bugüne kadar da Alevi-Bektaşi olarak bu inançlarını devam ettirmektedirler.Ayrıca Kısas’ın kozmopolit yapısı,geniş arazilerinin olması ve özellikle çevresindekilerden farklı bir inançtan(Alevi inancı) olmasından dolayı eskiden beri çevre köy ve yerleşim yerlerinin ilgi odağı olup zaman zaman talan ve yağmalama olaylarına maruz kalmıştır. Özellikle 1915-1919 yılları arasındaki Kurtuluş Savaşı sırasında Siyala aşiretinin yaptığı büyük talan ve katliamlarda çok kayıplar vererek buna kayıtsız kalmamış Kısasa Kısas misali karşılık Kısas adına daha fazla sahiplenmişler.

Çok önemli bir Not:

Türkmenlerin Kısas’ta yerleşimleride yukarıda anlattığımız gibi Selçuklu Komutanlarından Salar-ı Horasanın Bizan’sa (Doğu Roma Devletine) yaptığı akınların (1065-1066 yılları) başlamasından sonra olmuştur.Çünkü 1035 yıllarından önce Kısas’ta ya Araplar veya Bizanslılar yada Ermeniler yaşıyordu. Yani Türkmenler yok. Salar Horasan’nın akınlarından sonra gelip karargahını kurmasıyla buraya Türkmenler yerleşiyor. Salar Horasan’ın komutanlarından olduğu tahmin edilen Şah Muhammed’te(Harzemşahlar sülalesine mensup) o dönemlerde yada kısa bir zaman sonrasında geliyor ve  Kısas’ta ölene kadar kalıyor. Bundan dolayı “Harran’da bir Türkmen Köyü Kısas” adlı kitapta Mehmet Sefayi’nin anlattığı Şah Muhammed’in Horasanlı Ebu Müslime yardım etmeleri hikayesinin gerçeklerle bağdaşmadığını ve efsane olduğunu zaten Yazar Halil Atılgan’da dipnot olarak belirtiyor.

Bununla ilgili olarak eğer aşağıdaki tarihsel bilgiler incelenirse bu daha iyi anlaşılacaktır.

Harzemşahlar devleti 1077 yılında kurulmuş ve 1231 yılında da yıkılmış. Türklerin ordularla veya akıncılarla Anadoluya girişleri ise Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında yani 1035 yıllarından sonra ki buda Salar Horasan’nın Mervani Kürt devletine yaptığı saldırılardan başlamıştır.

Şah Muhammed’in Harzemşahlardan olması için 1065 yılından sonra Kısas’a gelmesi lazım ki bu doğru ve mantıklı, fakat o zamanda 755 yılındaki Horasanlı Ebu Müslimle aynı tarihte yaşaması mümkün olmaz. Yanılmıyorsam mezarındaki taş kitabede de  Harzemşahlardan olduğu belirtiliyor.

Çünkü Horasanlı Ebu Müslim; Abbasi Halifesi El-Mansur tarafından sarayına davet edilerek 755 yıllarında öldürüldü.

Türklerin Müslümanlığı; ilk  olarak kabul etmeleri İdil Bulgarları ile olmuştur. Fakat esas olarak resmi devlet anlamında 944 yılında Karahan hükümdarlarından Saltuk Buğra iki yüz bin çadırıyla birlikte, İslam olur.

Horasanlı Ebu Müslim döneminde Horasanda yaşayanların çoğu Mecusi(Ateşe inananlar yani Zerdüşt inancından özellikle İranlılar ve Kürtler) ve Şaman(özellikle Türkler) idiler.

Horasan’a ilk saldırılar Ömer’in Halifeliği döneminde yapıldı. Daha sonra Osman, Muaviye, Yezid, Abdulmelik zamanlarında da Horasan bölgesi oraya atanan vali ve komutanlarca eziyet ve zor kullanılarak İslamlaştırılmak istenmiştir. Ama orda yaşayan halklar bir türlü eski din ve inançlarını terketmemişlerdir.Gerek Zerdüşt gerekse Şaman inancından olan Türkler,İranlılar ve Kürtler; Hz. İmam Hüseyin’e(Çünkü eşi Şehrûban İran Sasani devletinin kralı Yazdegerd‘in  kızıydı) Kerbela’da yapılanlardan sonra, daha öncede Hz. Ali’ye yapılan haksızlıkları biliyorlardı. Ebuzer, Salman-ı Farisi ve daha bir çok İranlı ve Horasan kökenli köleler vasıtasıyla Hz. Ali ve ehlibeytine saygı ve sevgi duyuyorlardı Ama eski din ve inançlarınıda değiştirmek istemiyorlardı. Müslümanlık konusunda Hz. Ali’de fazla zorlama yapmıyordu.Kölelere iyi davranıyorlardı.Bu yüzden İmam Hüseyinden sonra gelen evlatları olan diğer İmamlara sahip çıkmışlardı. Zeynel Abidin ve oğlu İmam Bakır’ın anlattığı Hz. Muhammedin dini ile Emeviler saltanatının İslamlığı arasındaki uçurumuda gördüklerinden bir türlü müslüman olmak istemiyorlardı.Maalesef  705 yılında halife olan halife  I.Velid’in emriyle oraya atanan Vali İbni Kuteybe zamanında bu katliamlar dahada artırıldı. Ya zorla veya parayla yada öldürülerek oradaki halk saltanatçı İslam’a teslim oldu.

Son Emevi halifesi II.Mervan zamanında halifeliğin başkenti de Harran’a taşındı.II Mervan, Horasanlı Ebu Müslim tarafından Abbasi Halifesi Abu'l Abbas As-Saffah’ında yardımlarıyla savaşta yenildi ve Mısır’a kaçtı ve orada öldürülünce Emevi saltanatıda son bulmuş oldu. Yerinede İlk Abbasi Halifesi olarak Abu'l Abbas As-Saffah geçmiştir. Onun yerine geçen kardeşi Mansur’da ne yazık ki 755 yılında Horasanlı Ebu Müslimi öldürtmüştür. Ondan sonra tekrar gerek İranda, gerekse Horasan’daki Türkler Kürtler ve İranlılar bu defada hem Abbasilere, hemde onların Müslümanlığına karşı  uzun yıllar soğuk durmuşlar. Ama kendi inançlarıyla beraber sadece o dönemdeki İmamlara saygı ve sevgiye devam etmişlerdir. Horasanlı Ebu Müslimin Abbasilerce öldürülmesi olayı; aynı zamanda, içinde Hz. Ali ve İmam Hüseyin sonrası İmamlara olan saygı ve sevgiyi barındıran bugünkü Aleviliğinde  temellerini atmış oluyordu. Bütün tarihi kaynaklarda aşağı yukarı böyle anlatılır. Yani Şah Muhammed’in Horasanlı Ebu Müslim’le aynı çağda olması mümkün değil.

 TARİHSEL YAPI

 Kısas’ı dıştan ilk görenler orta kısmının höyüge benzeyen yüksekliğini hemen farkederler.Bugün Kısas’a çok yakın olan yerlerden Harran, Sultantepe ve Kazane’de yapılan  kazılar da Kalkolitik, Tunç, Demir ve Helenistik Çağ ile Roma, Bizans(Doğu Roma),Edessa Ermeni Kontluğu, Emevi, Fatımi, Anadolu Selçuklu, Eyyübi, Memlük, ve Osmanlı devirlerine ait mimari kalıntılara rastlanılmış olması aynı kalıntıların Kısas’tada bulunacağını göstermektedir. Acilen Türkiye’deki arkeologların konuya önem verip burada kazı çalışmalarına başlamaları gerek, aksi taktirde Belde olmanın getirdiği şehirleşme planları yeraltı su, kanalizasyon vb. şebekelerin yapılması bu çalışmaları ilerde zorlaştıracaktır.Hatta Kısas’ın tam orta yerlerine yakın bir yerde kalenin varlığından her zaman bahsedilirdi.Özellikle benim dedelerimin yani  Kirnis Mamo’nun evleri ile Aptalar ailesinin evlerinin olduğu yerde bu kale duvarları kalıntılarına rastlanılmış.Bazı temel ve tahıl kuyusu kazmalarında büyük ve düzgün taşlar bulunmuştur. Ama  bunlar ne yazık ki tekrar yeni evlerin temellerine konularak kaybolmuştur..

Bu konuda, yani Kısas Kalesi’nin olduğuna dair bilgileri Amerikalı Profesör J.B. Segal “Edessa The Blessed City” " Urfa ve Çevresi "  adlı kitabında  veriyor. Kitabın 237. sayfasında şöyle diyor:

„1035 yılında  Kısas' ın Arapların hakimiyetinde olduğu, Urfa'daki Bizanslıların Harran ve Suruç topraklarına akınlar yaptıklarına değinilmektedir. Kaynaktaki anlatımlara göre Kısas' ın bu tarihte varolduğu bilinmekte olup bu anlatımlar ise şu şekilde devam etmektedir :

       "Urfa'daki Bizanslılar, Kısas, Harran ve Suruç topraklarına akınlar yaptılar. 1110 yılında Musul Valisi Emir Mevdut'un komutasındaki ve diğer Türk komutanlarından oluşan bir grup Urfa üzerine geliyordu. Türkler Urfa'nın doğusundaki Kısas Kalesi yakınında kamp kurmuşlardı. Onlar kenti kuşatmadılar, ancak ekinleri ve manastırları tahrip etmekle yetindiler.

       1138 yılında Artuklu Beyi Timurtaş civarda yaptığı birkaç başarılı akın ve savaş sonucunda birçok Frank'ı öldürmüş ve esir almıştı. Esirlerle Urfa önüne geldi  ve kentin teslimini istedi.  Ancak Franklar kendi teslim etmediler. Bunun üzerine Türkler Urfa'nın doğusundaki önemli bir kale olan Kısas Kalesi’ni zapt ettikten sonra geri çekilmişlerdir.”

Ayrıca; Roma, Bizans, Emevi ve Osmanlı dönemlerine ait eski paralardan ise çok bulunmuştur. Aşağıda belirtilen tarihi kayıtlarda zaten Salar-ı Horasan’ın Kısas’ta karargah kurduğu belirtilmekte olup  hem Bizanslılara ,hemde Mervani Kürt devletine karşı yapılan savaşlarda her defasında Kısas’ta konaklamıştır. Tabiki bundan dolayı orada bir kalenin olmasıda mümkündür. Bu gün Kısas’ta türbesi olan Şah Muhammed’inde Salar-ı Horasanın komutanlarından olduğu ve ona ait bir sancağın ve yakın dönemlere kadarda bazı değerli eşyalarının var olduğu ama ne yazıkki  Osmanlının son dönemlerindeki yönetim boşluğunu fırsat bilen bazı Arap aşiretlerinin özellikle Siyala Aşiretinin 1915-1919 tarihleri arasındaki Kısas’ı yağmalama hareketleri ve saldırılarında bunlar götürülmüş ve bir daha geri getirilmemiştir.Bu konu Urfa’nın Kurtuluşu tarihinde ve yukarıda  ayrıca belirtilmiştir. 

KURTULUŞ SAVAŞINDA KISAS

Mondros Mütarekenâmesi'nin 7. maddesinde yer alan "Müttefikler, güvenlerini tehdit edecek bir durum ortaya çıktığında herhangi bir stratejik noktayı işgal hakkına haiz olacaklardır" hükmü, Urfa'yı işgale gerekçe yapılarak 24 Mart 1919 (bazı kaynaklara göre 7 Mart 1919) tarihinde Urfa, İngilizler tarafından işgal edildi. . 15 Eylül 1919 tarihinde Paris'te yapılan ve Suriye itilafnamesi olarak da bilinen Suriye ve Kilikya'da işgal Kuvvetlerinin Değiştirilmesine ilişkin İngiliz-Fransız Anlaşması’na göre Urfa ve çevresi Fransızlara verilecekti. İngilizler Ekim ayı sonunda Urfa'yı boşaltarak Fransızlara teslim ediyorlardı. Fransız kuvvetlerinin komutanı Binbaşı Hauger ve siyasi yönetici Yüzbaşı Sajous(Saco), hükümet dairesinde bütün memurları toplayarak bütün memurların görevlerini günü gününe yapmalarını isteyerek Osmanlı Hükûmeti ile Fransız Cumhuriyeti'nin pek eski dostlar olduklarını, iki milletin de harp etmek amacında değilken istemeyerek bir harp meydana geldiğini belirttiler ve jandarmaların iyi çalışmasını, Fransız subaylarıyla iyi geçinilmesini tavsiye ettiler. Mustafa Kemal Fransız işgalini "haksızlık üstüne haksızlık" olarak nitelendiriyor ve bu bölgelerin Fransızlara işgal ettirilmemesini istiyordu. Kasım ayı içersinde Binbaşı Ali Rıza Bey, aşiretleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne katmaya çalıştı. Harran'daki İmam Bakır'da Arap aşiretlerini toplayarak hepsini İmam Bakır'ın kabri ve Kur'ân üzerine yemin ettirdi. Toplantıya Geysi aşiretinin bütün kabileleri katıldığı halde, Siyala reisi Salih el-Abdullah katılmadı. Ve istenmesine rağmen yağma ettiği Kısas Köyü'nün eşyalarını getirmedi ve toplantıyı Fransızlara ihbar etti.(Bu yağmalama olaylarını köyümüz büyüklerinden de çok duymuştum. Ama insan kayıbı ve mal kaybı dışında ne gibi tarihi değerlerimizinde kaybolduğu konusu  hala bilinmemektedir.

Daha sonra gelişen olaylar sonunda bilindiği gibi Urfa milis kuvvetleri kahramanca direnerek Fransız işgal kuvvetlerini  Urfa’dan temizlediler.

Ayrıca araştırmalarıma göre 1.Dünya Savaşı’na  Kısas’tan iki kişi katılmış. Bunlardan biri Sofu Halil’in oğlu Ahmet (Sofu Halil Narin’in amcası) ve diğeri Êttino Mehmet(İbrahim ve Bakır Çakı’nın babası) bunlardan Êttino Mehmet sağ olarak geri dönmüş. Ama Sofu Halil’in oğlu Ahmet (1894 doğumlu)  22.02.1915 yılında Çanakkale Arıburnu’daki savaşta şehit olmuştur.  

 KISAS’IN BUGÜNKÜ DURUMU

Kısas’ın  tarihteki bu kayıtlarına (araştırmalarla daha fazlasınada ulaşabiliriz) bakıldığında Kısas bir sürü halk ve medeniyetlere evsahipliği yapmıştır.Yukarıda belirtilen medeniyet ve krallıkların dışında ayrıca Ermeniler,Türkmenler  Kürtler ve Araplar halk olarak; Hiristiyanlık, Müslümanlık ve Alevilik din ve inançlar olarak Kısas’ta yaşamış halklar ve inançlar arası, barış ve kardeşlik,sevgi ve saygı  her zaman en yüce değerler olarak muhafaza edilmiştir.. Günümüzde eski dönemlerden kalan Türkmen ailesi yoktur sonradan başka yerlerden gelen Türkmenler, Kürtler ve Araplar vardır. İnanç olarakta sadece Aleviler [Bektaşi alevisi-Hacıbektaş’taki posta bağlı (Ulusoy ailesinin temsil ettiği)] ve sünni inanca bağlı müslümanlar vardır.

Kısas’ta nüfusun büyük bir bölümünü oluşturan Mêrdinlilerde denilen ve Alevi inancına bağlı insanlarımızın geçmiş tarihinden de kısaca bahsedersek:

Bugünkü Alevi  halkın büyük bir kısmı Mardin’e bağlı Derik ilçesinden yaklaşık 1750-60 yıllarında  gelen Kürtlerdir. Bundan dolayı da bunlara Mêrdinliler deniliyor.  Bunlar Kikî Halacan aşiretinden olup sünni gelip daha sonra alevi olmuşlardır. Kikî Halacan aşiretinin aslında Türkmen olduğu fakat daha sonra Anadoluya gelip Kürt bölgelerine yerleştikten sonra Kürtleştiği, ile ilgili bazı tarihçilerin  iddiaları da vardır. Burada aşiretin esas adının Kikî ve Kikân olduğunu da belirtmekte yarar var ama bu tarihçiler nedense sadece aşiret adının Kikî kısmında değilde Halacan kısmında illada bir Türkleştirme veya Türk bağlantısı bulma gereği üzerinde duruyorlar. Kürtler binlerce yıldır bu topraklarda aşiret toplum olarak yaşadıklarından bugün hala bu özelliklerini korumaktadırlar. Dönem dönem sürgünlere tabi oldular. Ama vatanları hep buradadır bunun sosyolojik tarih açısından bilinmesinde de yarar var. Türklerin Anadoluya toplu gelişleri ise yine Kürt aşiretlerinde yardımıyla Bizansla yapılan savaştan sonra Malazgirt’te 1071 yılında girdikleri resmi tarih tarafından da belirtiliyor. Horasan’dan Alevi(aslında Şii)Türkmen gurupların sonraki gelişi ise Moğolların Horasanı işgali(1220 yılları) ile başlar. Hacı Bektaş Veli’de bu zamanda Horasan’dan çıkıp dolaylı olarak Anadolu’ya geliyor.

Konumuz bu değil ama;  Kısas Salar Horasan’nın Şah Muhammed komutasında Kısas’a gelmesinden sonra bir Türkmen köyü oluyor ondan önceki adları ile ilgili bilgiler zaten yukarıda yazılıdır. Bir şeyi daha belirtmekte yarar var; Seyyid Ahmed’in Kısas’a gelişi ile Mêrdinden gelen gurubun geliş tarihleri aynı döneme denk gelmektedir. Bu tarihte 1760 yıllarından sonradır. 5-10 yıl önce veya sonra bu farketmez ama 1600 yıllarında geldiği söyleniliyor bu çok eski bir tarih. Benim araştırmalarıma göre Mêrdinden gelen guruptan hemen sonra (belki bir iki yıl gibi). Benim Ali amca’mın anlatımlarıyla Mêrdinden gelen 4 kardeşe kadar tüm araştırma ve çözümlemeler doğru yapıldı ve amcamın dediğine göre Seyyid Ahmed hemen hemen aynı yıllara yada yıla denk gelen bir zamanda geliyor ki bu tarihte yaklaşık 1760 yıllarıdır. Tarihler; efsanelerle ve hikayelerle değil gerçek olan olaylarla oluşur. Bunlarında matematiksel ve bilimsel uyumlarla yapılması daha doğrudur. 

Kısas; hem geçmişte  hemde bugün kozmopolit(bulunduğu yer itibariyle) yapısından dolayı her halktan ve inançtan insanları içinde barındıran bir mozaik olmuştur. Kısas bugün çarpık bir kentleșme süreciyle geçmișin bütün izlerini yapısal olarak yok etmesine karșın geleneksel dili ve kültürüyle tipik bir Türkmen köyüdür. Kısas’ta bugün herkes Türkçe konuşuyor. Türkçülük veya Kürtçülük yapma gereğide kimse duymuyor. Bizim verdiğimiz bilgilerde bu doğrultudadır. Aksine Demokratik bir Türkiye’de dışlanmadan devletin kendilerini inaçları ve kültürleriyle kabul etmeleri bütün Kısaslıların(Alevisiyle, Sünnisiyle, Türküyle,  Kürdüyle ve Arabıyla) isteğidir. Bütün Kısaslılar her türlü Irkçılık ve Milliyetçiliğe karşıdır. Hangi millete ait olurlarsa olsunlar; bunu orda yaşayan gerek Sünni kardeşlerimiz, gerekse Aleviler, Kısaslı olmanın gururuyla her zaman ispat etmişlerdir. Bu güne kadar böyle bir ayrımcılık ve kavganın içerisinde olmamışlardır. İstisnalar olmuşsa da; bu istisnalarda ancak bireysel olmanın yanlızlığıyla yanmadan sönmüştür. Sayğı ve sevgi Kısas’ta en büyük değerdir.

Merdinliler dediğimiz ailelerden, büyük Aileler olarak Hılleyler, Karacalar, Debbolar, Aptalar, Uğurlar ve bunlara bağlı küçük aileler Happeyler, KörAşirler, Kameler, Sareler Akpınar’da da  Kirnisler bunların hepsi Mardin’den gelenlerdendir. Benim bu aileler ile ilgili azda olsa büyüklerimizden(Hem Kısas’ta, hemde Akpınar’da) bizzat dinleyerek kaydettiğim epey bir araştırma ve uğraşım oldu. Bazı kayıt ve dökümanlarda hazırlıyorum. Ayrıca yine Mardin’in Derik kazasından gelip son yüzyılda 1900 ‘den sonra gelen ve Sünni kalan Sorkan’lı aşiretine mensup Kürtlerde(Yusuflar ailesi gibi) vardır. Yine değişik aşiretlere mensup aileler Ahmolar (Kürt) veya Mıllıoğullar(Melle yada Molla olabilir) varolup bunlarda Sünni inançtandırlar. 

 Ayrıca Suriyeden gelen Türkmen Alevileri vardır. Kısas’ta Aliağalar denilen aile ve Akpınar’da Metiler ailesi Suriye’den gelen Türkmenler’dendirler. (Bunlar Türkmen olduklarını söylüyorlar ki hala Suriyede Türkmen alevileri vardır ama dilleri arapçadır, belkide Suriye’de iken dil olarak asimile olmuş olabilirler.Ama bu gün Türkçe konuşuyorlar. Ama Alevidirler.) ve yine değişik yerlerden gelen Arap aileler vardır ki bunlarında büyük bir kısmı Kısas’ta alevi olmuşlardır. Tatolar ailesi ile Araplar denilen aile (Medde-Şahin-Güneş-Daş  soyadlı) de bunlardandır. Bunların dışında Malatya’dan, Gaziantep’ten ve Diyarbakır’dan gelen gerçekten Türkmen alevisi olan bazı aileler vardır. Akpınarda ve Kısas’taki Seyyitler (Urumlular ve Mıstolar ) ailesi Horasan’dan, Suriye üzeri Kısas’a gelen Türkmen alevilerindendir. Buraya yazmadığım aileler ile ilgili bilgisi olanlar varsa bana yazarlarsa buraya eklerim.

 Kısas’ın bugünkü demografik yapısına bakıldığında nüfusun % 70 ‘i Alevi, % 30 ise sünni inanca mensup ailelerdir.Ayrıca  Mardin’den gelen ve bugün Alevi olan kesimin çoğunluğuda  nüfusun aynı zamanda % 60’lık büyük bir kısmını teşkil ettiği görülür. Sulama ve Belde olmanın getirdiği göçlerle nüfus hem artmakta hemde demografik yapı değişmektedir.(Kısas köyündeki aile ve aşiretlerle ilgili yaptığım araştırma ve çözümlemelerimle ilgilenenler bu e-mail (kirnis45@hotmail.com) üzerinden benimle yazışabilirler.)Yeni yetişen gençlerimizin kendi aileriyle yaptıkları soy araştırmaları varsa, bunlarıda bizimle paylaşabilirler.Gençlerin kendi ailelerinde hala yaşayan yaşlı büyüklerinden lütfen onları yormadan eskiye ait bilgileri onları konuşturup röportaj yapar gibi yazsınlar.

  

Yazılı Kaynaklar: 

              1- Abû’l- Farac Tarihi (l. ve 2. ciltler)-Gregory Abû’l- Farac-Türk Tarih Kurumu Yayınları-Ömer Rıza Doğrul çevirisi

             2- Urfalı Mateos Vekâyinamesi- Türkçeye çeviren: Hrant D.Andreasyan-Prof. M.Halil Yınanç- Türk Tarih Kurumu Yayınları

             3- Milli Mücadelede Urfa- Müslüm Akalın(Şanlıurfa.org İnternet sitesinden alıntı)

             4- Çanakkale Şehitleri albümü-  Türk Silahlı kuvvetleri arşivi

             5- Harran’da Bir Türkmen Köyü Kısas-   Halil Atılgan-Mehmet Acet

Canlı Kaynaklar:

 1. Halil Baykal ( Çok uzun yıllar Kısas‘ın nüfus işlerini yapardı)

2. Sultan Uğur (Uğurlu Sultan Kısas’ın yaşayan en yaşlı kişisi olarak bilinirdi ve vefat ettiğinde 110 yaşından fazlaydı)

3. Ali Bozkurt

4. Veli Erenler (Veli Baba)

5. Aşir Bozkurt (Babam Aşir Baba)

6. Abuzer Akoǧlu(Abuzer Dede)

                                                         

 

 

 


Kısas ve Akpınar'lıların sitesidir  |  E-Mail: kirnis45@hotmail.com