Anasayfa
Tarih
Kültür
KISAS
AKPINAR
Veliyettin Ulusoy
Dertli Divani
Ozan İsyani
Ozan İsyani Yazıları
Geçmiş Zaman Olur ki
Kısas Halk Kültürü
Fotoalbum

                              TARİH TEKERRÜRDEN İBARETTİR

 

Değerli Kısas’lılar;

Cem-Vakfının bugün Kısas’taki faaliyet yürütmesinden dolayı yardım edenlerin ve edeceklerin gelecekte nasıl bir sorumluluk ve yükümlülük altında olacağı hesabıyla, bu vakıfla  ilgili bilinen bazı gerçekleri sizlerle paylaşmak istiyorum.. Bu vakfı yaratanlar 20 yıldır resmi olarak Hacıbektaş’ı nasıl ele geçireceğiz diye taaruza geçmişlerdi. Onları oradan çok iyi tanıyoruz. Pirlerimizin yani Ulusoyların bu konuda sessiz kalması, bizlerin çıkarlarımızla yol arasında kaldığımızı gördükleri için kendi kendimize gelip yolu ve piri seçeceklerimizi umdular… Ama ne yazık ki insanlarımız o kadar cahil ki, kalkıp yol pirinden kendilerine yani Hacıbektaş evlatlarına rakip olan bu gurubun faaliyyetleri için onay beklediler. Bundan dolayı Pirimiz Veliyettin Ulusoy’un kalkıp da etrafında bu gurupla yani Cemvakfı ile çalışmaya gönüllü bir sürü insan varken, yav etmeyin bunlar benim pirliğimi elimden almaya çalısıyorlar mı diyecek ti ! Tabiki hayır. Fakat ne yazık ki,  O sessiz kaldığı halde zaten bu bezirganlar Veliyettin Ulusoy’un bile kendilerine destek verdiğini söylediler …

 Eğer talip iki gönüllüyse pir ne yapsın ? Tabiki sessiz kalacak.

Bugün sürpriz olan ne biliyormusunuz?  

Türkiye yandı, bize yetişemez dedik,duyarsız kaldık tepki veremedik. Bölgemiz yandı,bize yetişemez dedik, duyarsız kaldık, tepki veremedik. Şehrimiz yandı,bize yetişemez dedik, duyarsız kaldık, tepki veremedik.Şimdi köyümüz yanacak yine evimize yetişemez deyip duyarsız kalarak, yine tepkisiz kalacağız. Evimiz yandığında ise artık tepki verecek hiç kimse kalmayacak ve bizde bu tepkisizliklerimizle yangını çıkaranlar kadar yani bizi yakanlar kadar sorumlu olacağız.

Asıl acı olanı niye tepki vermeliyizin bilinmemesi. Dolayısıyla evimiz yanana kadar beklemek gafletinde olmamız. Bunlar Hünkarın evlatlarının pirliğine karşı olanlar, yani bunlar Dedegan  yada Babagan kolunu Hünkarın evlatlarıyla aynı seviyeye getirmek isteyenler yada devredışı bırakmak isteyenlerdir., Cem vakfıda bunlardan biri ) Cumhuriyetin  kuruluşundan bu yana ( bunun Osmanlısını söylemiyorum yakın tarihimiz daha bilinebilir diye Cumhuriyet diyorum) Hacıbektaş ocak pirliğinin karşısında, alternatif pirlik yaratma peşindeler.(Yok bu dedegan koludu; yok bu babagan koludu diye ortalarda bulanıklık yaratıp  Hacıbektaş’ın mücerred olduğunu söylüyorlardı.) Kurtuluş savaşında, Cemallettin Çelebi efendimizin zamanında Atatürk’ün bizzat kendisi gelip onunla görüşüp konuşuyor  Alevilere kurulacak Cumhuriyet ve onunla birlikte oluşacak  Demokratik bir yönetim içinde bazı haklar verilebilir umuduyla bu savaşta düşmana karşı canla başla beraber savaşma sözü veriliyor, savaş bitipte cumhuriyet kurulduktan sonra yeni Türkiye devleti oluşup güçlendikten sonra, sünni inancı devlete hakim kılmak isteyenler kurulan diyanetle diğer inançları yok etmek yada yok saymak gibi bir politikayla devlette yer alarak önce tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunu adı altında Hacıbektaş ocağını yasal kılıf uydurarak kapatıyorlar. Ondan sonrada Aleviliğin kalbi Dersimde,Koçgiri’de ve bir çok yerde Alevi katliamlarını rahatça yapıp, gerçek yüzlerini ortaya koyuyorlar. Buna isyan edenleride  eşkiya,çapulcu gibi aşağılık suçlamalarla halkımızın beynine kazıdılar.En son Seyyid Rıza’nın asılmasıyla birinci bölümü noktaladılar. Bugünde ne yazık ki terörist yada hain diyerek bizlere aynı yöntemi uyguluyorlar, tabi saf, bilinçsiz, hafızası, geçmişi hemen unutan  halkımız da buna kanarak bize yetişemez dedikleri için (tıpkı yukarda anlattığım gibi) Muaviye’nin devamı zihniyetindeki bu  kişilerin, ataları Osmanlıdan devr aldıkları oyunlarına alet olup onların tarafında yer aldılar. Bunların sadece bir amaçları vardı, bizleri inancımızdan koparıp inancımızı yok etmek bizi de hiçleştirip kendi inançlarına katmak istiyorlar. . Bunun için şeyhülislamlara fetvalar verdirerek bizleri kafir ilan edenlerde bunlar. Bu anlaşılmadıkca asla bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Yok şöyle yapalım yok böyle yapalımla bu işler olmaz, önce aklımızı çalıştırıp karşımızdakinin niyetini kavrayarak, kendi  zihniyetimizi değiştirip, ya hakiki Alevi(gerçekte Kızılbaş bunu bile korkusundan ağzına alamayanlar var ne yazık ki) kalacağız, yada islam olacağız. Bizim Ali’ye Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ e olan sevgimizi bunlar ve takipçileri(Türk-islam sentezcileri yada kendine biz daha iyi müslümanız diyen palavracı ama ne yazıkki bunlar kendilerine aynı zamanda da aleviyim de diyorlar) islamın içine sokmaya çalışıyorlar. Bu gurup günümüzde de özellikle 12 Eylül ile birlikte Alevi köylerine zorla cami yaptırarak  Aleviliği kalbinden vurma yöntemiyle  devletin bizzat destegiyle harekete geçmişlerdi. Özellikle bunlara yardım eden  İzzettin Doğan gibi şahıslar  cuntacılarla işbirliği yaparak 12 Eylül’de General Turgut Sunalp’ın kurduğu Milliyetçi Demokrasi Partisinin kurucu üyesi oldu ve 12 Eylül cuntasının  partisinde yer aldı oysa 12 Eylül’de Alevilerin % 90’ı ya canından,ya malından yada mutlak bir koğuşturmaya uğrayarak hapse düşerek bir şeyini kaybettiği halde bunlara birşey olmadı, aynı İzzettin Doğan bu sefer de özel savaş partisi DYP’nin de kurucularından oluyor.. (Babasıda Demokrat Partisindeydi)Aynı DYP’lilerlede Cem Vakfını(Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Vakfı) kurdular hemde Gazi olaylarından bir ay sonra(sadece Gazi Olaylarına tepkiyi azaltmak için) DYP nin o zamanki başı Çiller ve  hükümeti, DYP’nin şimdiki başı Ağar’la bölgemizde binlerce alevi ve Kürt insanlarımızın kanına girerek faili meçhul cinayetlerden sorumlu hatta Susurluğun uzantısı olan gurupla işbirliği içindeyken, aynı İzzettin Doğan ve bir gurup DYP milletvekiliyle  Cem vakfını kurdular. Bunlar derin devletin bir parçası.(Devletin bu katilleri yargılamak gibi bir kaygısı da zaten yok)Bunları unutmamız mümkün değil. Hani devletin bir politikası varya herşeyi biz yaparız, Kominizm gelecekse biz getiririz, Müslümanlık lazımsa biz yaparız,Alevilik isteniyorsa onu da biz yaparız diyorlar. Bu  mantıkla herseyi özünden saptırıp kendi boyalarıyla kendi etiketlerini yapıştırıp ona sahiplenen bir anlayışın parcası bu kişiler. Bunlar şimdide Avrupa Birliğinin maddi olanaklarını arkalarına alarak bizzat devlet eliyle desteklenen(Cem Vakfı vb kurumları) Alevilerin üzerine salarak devletin alevisini(Tıpkı geçmişte olduğu gibi) yaratmaya çalışıyorlar. Bunlarla demokratik cephede olan tüm örgütlenmelerle beraber bizlerde  karşı duruyoruz. Ama gelin görünki bunlar artık arkalarındaki devlet gücü ile (Halk gücü olmasa bile) Türkiye’nin hertarafında Aleviliği  talan edip Türk-islam sentezi poltikasına hizmet ettirmeye çalışıyorlar. Para ve ekonomik güçleride var) İşin bana göre en tehlikeli kısmıda burada yani Aleviliği islamın kuyruğuna yapıştırmaya uğraşıyorlar. İnsanlığın insanda tezahur etmesinden bu yana 10.000’lerce yıllık  bir yaşam inancının(asla din inancı değil) daha dünkü çocuk sayılan dinlere yama olması, (Özellikle bize en katliamcı yaklaşan emevi zihniyetli islama) Aleviliğin kendini ve tarihini hiç  bilinmemesinden başka bir şey değildir. Açın tarihlere bakın Hiristiyanlık yada Yahudilik yada başka bir din; Alevilere yada Kızılbaşlara ne zaman nerde nasıl bir katliam yapmış, yada adamımızı öldürmüş?  Yok çünkü  bulamazsınız.

 Ama bizim tarihimiz sadece islam adına bize yapılan katliamlarla dolu ne yazıkki ! Bizlerin de onlara isyanları var. Bizler bugün o isyan edenleri pirlik,ululuk ve mürşitlik  mertebesinde tutuyoruz.

Yoksa geçmişimize sünger çekip, derisi yüzüleni, asılanı, paramparça edileni, yakılanı uslu dursalardıda başlarına bunlar gelmezdimi diyelim ?

Adamlar Sivas’ta bizi yaktılar herhalde iyi müslüman olamadık diye öyleyse iyi yapmışlar diyelim öylemi !

Maraş’ta binlerce insanımızı öldürdüler ölenler rahat durmadı mı? diyelim öylemi !

Gazi’de masum insanlarımızı hatta bir Yol Dedesini öldürdüler, öyleyse o Dede de teröristti  mi diyelim !

Bütün bunları eli kanlı gerici faşist  katiller yaptı doğru ama onlarla işbirliğine girenlerde bu işin sorumlusu olmazmı ? Biz bunu anlatmaya çalışıyoruz. Bir Alevi parti seçme konusunda elbette özgürdür, ama lütfen parti seçerken küçük vede günlük çıkarını düşünerek değilde,geçmişini ve mensup olduğu toplumu da düşünüp partinin de  temsil ettiği misyonu biraz araştırıp ta partisini seçse bence daha iradeli, vicdanlı ve dürüstçe seçmiş olur.

Cem Vakfı ve kurucuları işte bu eli kanlı gerici faşistleri kollayanlar onların eline silah veren ve onları affedenlerdir.  Biz ne yapıyoruz erenler? Yol aşkına söyleyin, düşmanını seven aşık gibi bunlara yar olmaya çalışıyoruz. Bunu anlamak mümkün değil…...

  Gerçi Aşıklar ve Ozanlarımız bu konuda geçmiştede,  bugünde herşeyi çok açık anlatmışlardı. Ama halkımız hala dindarlık duygularıyla diğer dinlerin taaruzuna maruz kaldığı için neyazık ki bunun farkında olmadılar. Buna bugün  karşı durmak lazım. Yoksa yarın  bu gafletimizi kahırla söylemek zorunda kalırız. Bu vakfin Kısas’a vereceği para dışında( Onuda AB verdi) hiç birşey yok sadece almaya gelmişler. Emeklerinizi vede inancınızı…

Eğer bu para gerçekten Kısas adı kullanılarak alındıysa; Paranın tümünü bireyselleştirilen harcamalardan ziyade kalıcı bir eser oluşturmaya yönelinsin; Mesela daha büyük bir Cemevi yada hazır olanı daha da büyütmek gibi yada yanına aşevi,mutfak,kesim yeri gibi eklemeler yaparak, olabilir(Örneğin aşure şenliklerinin her yıl yaşanan izdihamını da ortadan kaldırmış olur.). Yada büyük bir Kültür Salonu gibi bir bina yapılabilir. Konser veya toplantı yada Konferans salonu gibi. Paranın yerinde harcanmasıyla ilgili bizlerde internet sayfasından yada başka yollardan  takipçi olabiliriz, halkın tepkilerinide buradan yansıtabiliriz. Dedim ya  şu an Kısas’ta onlara yardım eden birçok insan var bunların bir kısmı saf inancıyla bu yardımı yapıyor, bir kısmıda çıkarları doğrultusunda katılıyor bu işe. Direkt oradan müdahele şart yoksa onlar alır alacağını, bizde tepkilerimizle kalırız. Sonra da bakarız ki bunlar Kısas’ta  Aleviliği kurtardık diye karşımıza dikilerek ve bizlerin gece-gündüz verdiğimiz emeklerin üstüne çöreklenmiş olurlar. Geçmiştede bu tip bilinçli, bilinçsiz tasvip etmediğimiz bazı hareketler oldu yani Kısas bir deniz gibi,buna kimin girip, kimin giremeyeceğine engel olmak örgütlülük gerektiren bir çözümden geçiyor. Bireysel hareketler ve bireysel karşı duruşlar ancak bireysel çıkarlara hizmet eder. Güçlü bir birlik ve toplumsal hareketin önünde ise  kimse duramaz.

Söylenilen proje 12 Milyon € gibi korkunç bir para,bu paranın 300.000 €’su Kısas’taki projeye veriliyor.  Projenin  % 90’nına AB ’nin, geri kalanına da yani %10’nuna da (30.000 €) kendilerinin katkısı olacakmış.Bu parayla Kısas’a en az 500 kişilik kapasiteli, 4 adet Cemevi yapılır. Tabi ki bunlar Kısas’ın ala gözüne aşık değiller durup dururken oraya kendi çıkarları olmasa  boşuna para aktarımı yaparlarmı?

 Madem öyleyse Oradaki idarecilerin, yöneticilerin veya bilinçli insanların bu paranın tümünün Kısas’a aktarılıp aktarılmayacağı noktasından bu işin takipçisi olması lazım. Artık onlar oraya çadırlarını kurmuşlar, özellikle ekonomik yönden zaafı olan insanlarımızı da oraya çekmeyi başarmışlardır. Onlara(Cemvakfına yardımcı olanlara) da seslenerek demek lazım biraz vijdanlarıyla başbaşa kalsınlar. Muaviye’de Ehli Beyti sevenleri parayla kandırmıştı da siyasetinin sonunda Hz.Ali’ye etmediğini bırakmadı. Ne derseniz deyin, Ali’de müslümandı Muaviye’de müslümandı. Ama biri zalimi, biride mazlumu temsil ediyordu. Zalimi binlerce insanın kanına girerek Emevilerin iktidara gelmesine sebep oldu. Kerbela’dan da bu işi tamamladılar. Mazlumu ve takipçileri de yakıldı, yok oldu katliama uğradı.Biz Aleviler islam oldukları için değilde, her zaman mazlumun tarafında olduğumuz için Ali’ye Ehlibeyt’ine ve İmam Hüseyin’e sevgi muhabbetimiz bugüne kadar devam ediyor. Yani tarih tekkerür ediyor. Abartma değil. Susurluğun mimarlarıyla işbirliğinde olan zatın(İzzettin Doğan) vakfı da bu faaliyetleriyle, Ya yarın yeni Susurluk’lar, yeni Sivas’lar, yeni Gazi’ler yaratılmasına çanak tutmaya devam edecekler; Yada insanlarımız onların politikalarına alet olarak teslim olup iyi birer Müslüman olacaklar ama asla alevi olmayacaklar. Bu dünyada paranın yapamayacağı bir şey yok. Parayla insanların inançlarını değiştirmenin yolu çok. Cem Vakfının bu faaliyetleride bunlardan biri.

Şimdi önemli bir sürece girildi. Esas bundan sonra en önemli şey olacak., bu çok önemli hani Avrupa Birliği Aleviliği azınlık bir inanç olarak  kabul etti ya bundan dolayı ileriki zamanlarda sanırım devlete baskı yaparak bu inancın Diyanette temsilini sağlayabilir(Zaten Cem vakfı dava açtı). Bu zaten Cemvakfının da isteklerinden biri  ayrıca bu temsille ilgili yetki kazanmak istiyorlar. Bu yetki tabiki Pirlik (hemde Alevileri temsil eden tek yetkili Pirlik) yada dini lider konumunu da devlet onaylayacak. İşte bu noktada hakiki Dergah(Hacıbektaş’taki Veliyettin Ulusoy’un makamı) devre dışı kalacak İzzettin Doğan ise AB kararlarıyla devletin tanıdığı  tek yetkili resmi bir dini lider konumuna(Alevi  Diyaneti’nin reisi gibi)gelecek. Zaten Türkiye’de geniş bir örgütlenme çabası içinde olmalarının altındada bu yatıyor:Yani hem parayı kapacaklar dahada güçlenecekler, hemde 60 yıldır Dergah karşısında kazanamadıkları makamı devletin sayesinde tabi birde AB sayesinde kazanmış olacaklar, ondan sonrası onlar için kolay parayı verdiklerini kendi taraflarında bulacaklar. Bizimde artık diyanette islamın içinde ve kucağında bir yerimiz olacak. Bu Aleviler üzerindeki bir konsept’in(daha önce üzerinde derin devlet tarafından hazırlanmış bir projenin) parçası .Bu anlattıklarımı istediğiniz yerden araştırıp bulabilirsiniz bunların hepsi doğru ve  onların internet sayfalarında da yazıyor. Oradan da bu yazdıklarımı karşılaştırıp doğru olup olmadığını araştırabilirsiniz.

Bu biz Alevilerin bugüne kadar karşılaşabilecekleri en büyük tehlikelerden biridir. Lütfen sağduyunuzu çalıştırın bu oyun bozulsun. 

Oyuna ortak olmazsanız;

Kaybedeceğiniz sadece AB’ nin verdiği para ve zaman olur.

           Oyuna ortak olursanız;

Bu yolun mürşidliğini elinizle reddetmiş olursunuz.

İnsanlarımız arasına sokulan ikiliğin ortağı olursunuz.

                  Zalimlikleri Türk mahkemelerince onaylanmış insanların(çeteler ve uzantıları) desteğini arkasına alan Cemvakfıyla , çıkarınız için Aleviliği kendi gerçekliğinden saptırarak Yola  ihanet etmiş olursunuz.

Bizim görevimiz halkımıza yardımcı ve uyarıcı olmak. Sadece mevcut Aleviliğinize sahip çıkın bu yeter. Ama birileri sizi farklı bir Aleviliğe götürecek.  Bunda dolayı halkımıza bilinen gerçekleri yeniden hatırlatmayı uygun buluyorum. Bu düşüncemi Kısas’ta ulaşabildiğim insanlarla da paylaşmak istiyorum. Tarih bizi şimdiye kadar yanıltmadı. Uyanık ve örgütlü olmak lazım…

 Muhabbetle selamlar..........Ozan isyani

 

 

       YAŞAMA HAKKINI YOK ETMEYİN !

 

            Doğmak, yaşamak ve ölmek doğanın değişmez kanunudur. Her canlının bu dünyada sürdüreceği bir zamanı vardır. Yaşam,  koşullar elverdikçe devam eder. Bu koşullar bazen elimizde olmayan nedenlerden dolayı azaldıkça, yaşamımızın süreside buna bağlı olarak değişebilir. Hayatın bitişi olan ölümü, insan olarak kabullenmekte devamlı zorlanırız ve üzülürüz. Bu üzüntü;  genç yaştaki ölümlerde, birinin katletmesinde, yada faili meçhul ölümlerde, yada birinin kendi kendini katletmesinde(yani intiharlarda) çok daha  fazladır.Genel olarak uzun süre yaşayan birine, biraz daha az üzülürüz. Fakat çocuk ve gençlerin ölümü herkesi derinden etkiler. Bazı ölümler vardır ki, insanlar bunu çok şerefli ve onurlu  olarak adlandırırlar. Şehit olma bunların en başta gelenidir. Şehitlik kavramı çok genel içerikli bir kavramdır. Herkesin bir şehit tanımlaması vardır, ama  insani ölçüler içerisinde bir tanımlama yapmak gerekirse, bana göre en uygunu şudur: Vatanı, halkı veya ulusu için mücadele ederek ölen kişilere şehit denir. İnancı için savaşanlara şehit denilmesi hiçte insani değildir. Herkes neye inanmak isterse, ona inansın buna birinin müdahele etmesi haksızlıktır. Hele birde başkasından, kendi inancına inanmadığı için savaşıp, onu öldürmek isterken, kendisinin ölmesi durumunda, bu onu şehit yapmaz. Bunu böyle anlamak lazım. Ama inancından dolayı başkaları tarafından öldürülenlere şehit denilmesi bana göre en uygunudur.

Bundan dolayı şehitlik onuru o kişinin ölümüne olan  üzüntüyü azaltır. Bazı ölümlere ise insanlar hiç üzülmezler ve hatta sevinirler. Belalı, kötü, zalim ve katliamcı insanlarla, hainlerin ve diktatörlerin ölümleri bunlardan bazılarıdır.

 Ama bana göre ölümlerin en acısı ve en kötüsü bir kişinin kendi yaşamına son vererek  yani intihar ederek ölmesidir.

Bende  en başta yaşamayı çok sevdiğim için, sonrada insanların yaşamasını diğer canlılardan daha çok istediğim için, toplumun çok önemli bir o kadar da acı olan bu sorununa; yani intiharlara değineceğim. Ama önce intiharı tanımlamak lazım.

Nedir intihar?

Bana göre intihar: Kişinin yaşadığı herhangi bir sorun karşısında başka bir çözümü düşünmeyerek bilerek ve isteyerek canına kıymasıdır.

 Peki kişinin kendi canına kıyması yada kıymaya karar vermesi normal bir şeymidir? Bana göre normal değildir. Çünkü normal hayatta, canımızı fiziki olarak ağrıtan herşeyden uzak dururken yada kendimizi korurken; Yada birilerinin hatta hayvanların bile canının incinmesine veya ölümüne üzülürken; kişinin kendi canına acımadan yönelmesi, herhalde pek de akıllıca birşey değildir. Bundan dolayı; İntihar eden kişinin içinde bulunduğu ruh halini, sağlıklı bir insanın ruh hali gibi değerlendirmek bence hiçte sağlıklı değildir. Ama biz intiharı nasıl değerlendirirsek değerlendirelim, sonuçta insanlar bir veya birkaç  nedenden dolayı intihara etmeye devam etmektedirler.  İntiharı önlemek ve nedenlerini azaltmak veya tamamiyle ortadan kaldırmak  için öncelikle intiharların toplumsal, ekonomik ve sosyal nedenlerini iyi çözümlemek gerekir.

İntiharların  başlıca nedeni kişisel bunalımdır. Bunalım yaşanılan sorunların ağırlığı karşısında kişinin çözümsüz kalarak  psikolojisinin bozulmasıdır. İntihar eden kişi psikolojisi, bunalım içindeki bir psikolojidir. Yani kişi sağlıklı değildir: Hani birini öldüren kişi —Kendimi kaybettim ! der, kendini kaybetmek demek: Sağlıklı  düşünememek yada aklını kullanamamaktır. Kendini aşırı yanlız hisseden kişilerin intihara meyilleri çok daha yüksektir. Bunalım bir sosyal sorundur. Katı ahlak kuralları veya töreler yada  Sistemdeki ekonomik çöküntü, zayıf kişiliklerde yarattığı tahribatla, ruhsal çöküntüyüde beraberinde getirmektedir. Bunun yanında aşırı duygusallık kişinin yaşadığı sorunlarından kurtulamaması, bir olayda yaşanılan suçluluk yada başarısızlık duyguları ile yanlızlık duygusu gibi nedenler kişiyi intihara götüren nedenlerden  başlıcalarıdır. Ayrıca herhangi bir hastalıktan dolayı bozulan psikolojik durum, aile içi iletişim sorunları, herhangi bir yere göç ve oraya uyum gösterememek, iflas yada kumardan kaynaklı ekonomik sorunlar, din veya töre kurallarının dayattığı toplumsal baskılarda intihar nedenleri arasında önemli nedenlerden bazılarıdır. Bu nedenler ne yazık ki; kişinin kendi yaşamına yönelmesine yol açarak, onu zayıf ve aciz düşürür. Böylece o kişi sorununun tek çözümünü kendini yok etmede bulur. Bu bir anlamda kendinden kaçıştır. Bedeninden uzaklaşmadır.

 

Genel olarak intiharların çok çeşitli ve özel sebepleri olmasına karşın; bir bölgede yada şehirde yada aynı ülkede benzer sebeplerden onlarca yada yüzlerce intiharlar olabilir. Mesela; Bir tarikata mensup kişiler bir ayin(dinsel tören) esnasında topluca intihar edebilirler.

Türkiye gibi bazı ülkelerde de özellikle, töre ve çevresel baskılarla, bir şekilde birbirine benzer intiharlar zaman zaman sıkça görülmektedir. Evlilik öncesi ilişki(Burda aile içinde karar vererek öldürüp, intihar süsü vermeyi, birbirinden ayırmak lazım), berdel yada zorla evlendirme, çok küçük yaşta evlendirilme gibi sebepler bunların başlıcalarıdır.

Bazende iki genç birbirini sevmektedir. Ama bir tarafın ailesi öbür tarafın ekonomik durumunu bahane ederek bir şekilde bu sevginin evliliğe dönüşümüne engel olmaktadır. O kişilerin aşk, sevgi ve duygu ilişkileri hesaba katılmaz. Bu konuda kendini değersiz, iradesiz yada çözümsüz gören gençlerden biri yada bazen ikisi bu dünyanın yaşanılmaz olduğu sonucuna vararak; aslında o değerli gördükleri aşk veya sevgilerini de unutarak çareyi kendine yönelmekte görüp ve intiharı tercih eder veya ederler. Halbuki uğruna ölünen eğer; gerçek bir aşk ise aşkın ölüye faydası zaten olmaz.

Yada başından kötü bir olay geçen bir kişinin, kendini toplumun yargısına bırakmadan  yok etmek istemesi. Burda toplumun değer yargıları elbette önemli! Fakat bazı yargıların çıkış kaynakları özellikle cahil toplumlarda gerçek insanlık anlayışlarıyla hiç bağdaşmaz. Örneğin: genç yaşta evlilikler, törelerin dayattığı berdel, yada kardeş hanımıyla evlenmek zorunda kalmak, beşik kertmesi yada bazı katı aşiret kuralları hiçte insani sayılmaz.Yada bağnaz dini anlayış ve yorumlamalarla toplumun kabul ettiği bazı ahlak anlayışları veya farklı din veya inanışlardan olanlardan evlenememek gibi nedenler gençlerin intiharlarının başlıcalarıdır. Bunun yanında tecavüze uğramak, iflas etmek yada onur kırıcı bir davranışın etkisinde kalmak(asker intiharları) yada bazı mesleklerdeki çalışma  koşullarının yarattığı ağır baskı yüzünden cinnet geçirerek (özellikle polislik mesleğinde) oluşan intiharlar heryaş ve çeşitlilikteki intiharlara örnek sayılabilir.

Burada bir gerçeği vurgalamakta yarar vardır. Ölüm nasıl olursa olsun; buna en çok üzülenler analardır. Yani Ağlarsa analar ağlar,  lafı çok doğrudur….Tabiki bunun tek nedeni; insanların ve de tüm canlıların üzerinde en çok emeği olanın analar olmasındandır. Bu hem hayvanlarda, hemde biz insanlarda böyledir. Bundan dolayı kadınlar emeklerinin yok olmasına tahammül edemezler. Savaşlarıda bundan dolayı sevmezler. Çocuğunun ölmesi, hele de intihar etmesi sanırım kadın için çok daha büyük bir acıdır.

Feodalist ve Kapitalist  sistemlerin yarattığı bunalım intiharlarının yanında, bir diğer intihar nedenide dini inançlardır. Evet ne yazıkki dini inançlardaki aşırı tutucu ,baskıcı, zorlayıcı etkenler ile  kişiyi hurafelere inanmaya mecbur bırakan yada kaderci anlayışları ile dürüstlük ve doğruluk gibi erdemlilik duyguları, insanı hata yaptığı zaman kendine yönelerek intihar etmesine zemin hazırlayabilirler.  Örneğin Japonya’da yada Budizmin yoğun olduğu yerlerde harakiri yaparak intihar edenlere baktığımızda; mutlaka doğruluk veya dürüstlüklerini zedeleyen bir suç işlediklerini görebiliriz. Yada kişinin dini açıdan işlediği bir suçun günah olmasından dolayı kendi içdünyasındaki tıkanıklığı aşamaması onu intihara götürebilir.

İslamiyet’te de intiharlar bir çok hadis ve ayetlere dayandırılarak reddedilmiş ve hatta; intihar edenin namazının kılınamayacağı bir çok İslam bilginince yorumlanmıştır.

Alevilik’te ise cana kıymak, en büyük günah, olduğu için kesinlikle reddedilir. İntihar konusuna Alevilik açısından daha iyi bir değerlendirme yapmak için başta kadın intiharlarına değinmek lazımdır. Çünkü kadınlar günümüzde hala ençok ezilen vede aşağılanan konumundan bir türlü kurtulamamıştır. Gerek Köleci, gerek feodal ve gerekse kapitalist toplumların hepsinde kadın hep ezilmiş, horlanmış ve aşağılanmıştır. Sadece sistemler değil onların diğer partneri dinlerdede bu durum(kadını eksik ve aşağılık görme durumu) hemde tanrı yada Allah ayetiyle buna onay verilmesine neden olmuştur.

Bana göre insanların en kutsalı anadır. Daha doğrusu Alevilikte bu böyledir. Çünkü Alevilik anaerkil toplum  inanışıdır. Binlerce yıllık geçmişi olan Aleviliğin köklerinin bulunduğu Anadolu’da, kutsal kadın tanrıçaların olması da bu inanışımızı doğrulamaktadır. Hakiki Alevi cemlerinde postta bir Kadın Ana mutlaka bulunur. Ama İslamlaşan Alevilik Kadın Anaları da gitgide posttan uzak tutmaktadır. Hatta bazı cemlerde haremlik selamlık bile uygulanmaktadır. Tabiki ibadet adı altında yapılan bu tip cemlere Alevi Cemi asla denilmez. Ama ne yazık ki diğer dinler özellikle Musevilik, Hiristiyanlık ve İslamiyet ataerkil toplum inanışı olduğu için, hepsinde kadın bazen ikinci sınıf bazende sınfsız bir değere sahiptir. Bundan dolayı da Musevilik, Hiristiyanlık ve İslamiyettte kadın erkekten daha az değere sahiptir. Bu dinlerde peygamberlerin hepsi erkektir. Hiristiyanlık ve Musevilik dinlerinde yapılan  bazı rönesans ve reformlarla kadın-erkek eşitliği yakalanmaya çalışılmış ama elde edilen haklar bu defada gelişen kapitalizmle paranın gücüne yenik bırakılmış ve kadın, bir vitrin objesine dönüştürülmüştür. İslamiyet ise herhangi bir rönesans yada reform sürecinden geçmediği yada geçemiyeceği için kadın konusunda hala en geri konumda olmaya devam etmektedir. Kadının türban ve çarşafla bir günahkar gibi kapatılmaya devam edilmesi ve ayetlerle belirlenen mirastaki 2 de 1 hakkının asla değiştirilmeyeceği Allah tarafından bile Kuran’da  belirlenmiştir.

Oysa Alevilik, inanışındaki kutsal bir konumu olan Kadın Analarla,  bunu binlerce yıldan beri aşmıştır. Kadına yaklaşım anlayışı; dinlerin ve inanışların, insanlığa ve  insan yaşamına olan yaklaşımınıda belirlemektedir. Evet ne yazık ki bu böyledir. Kadını aşağılayan yada değersiz  gören toplumların;  insani değerleri de o oranda azdır. İnsanı köleleştirenler bu toplumlardır. Bu toplumlar sürekli savaşan toplumlardır. Ölüm bunlar için çok  olağan  sayılır. Bundan dolayı kadın her dönem ve çağlarda en çok intihar eden cins olmuştur. Bu kesinlikle kabul edilmez bir durumdur.

Zaten Alevilikteki en büyük suçlardan birisi insan canına kıymaktır. Cezasıda tabi en büyük cezalardan birisidir. Zaten insanı kutsal gören bir inanışın, elbette insanı yok etmeye  yönelik bir suçunun karşılığında, hafif bir cezayı uygun görmesini beklemekte mümkün değildir. İnsanı tanrısal bir çerçevede değerlendiren ve onu kutsayan bir inanış olan Aleviliğin hiçbir üyesi bundan dolayı savaş taraftarı, kavga taraftarı ve haksızlık taraftarı olamaz, olması da Alevi kaldığı sürece mümkün değildir. Hakkı insanda bulan bu inanışın, insana en ufak bir zarar verecek hiçbir davranışı da tasvip etmesi yani onaylaması da beklenilmez. Bundan dolayı Alevilerde intihar çok az görülür.

Aslında hiçbir din veya inanışın insanı kutsal (yani tanrı veya hak gözünde) görmesede, insan ölümüne kolay onay vereceğini pek düşünemiyorum. Ama ne yazık ki, bu insanlık yüzlerce yıl süren ve  adına gerçekte Din savaşları dediğimiz, yirmiye yakın Haçlı seferlerini milyonlarca insanın hayatına mal olarak, hemde en acı tarafından yaşadı. Günümüzde de hala din adına yada Allah adına Cihad ederek; savaşarak ölenleri  anlamak mümkün değildir. Din adına yada kendi dininin üstünlüğü adına yapılan bu savaşlar tek kelimeyle elbette bir insanlık katliamıdır. Allah adına insan öldürmek için savaşıp ölenler asla şehit olamaz. Bunlar bana göre  ancak intihar etmiş olabilirler. Bunu ister tanrı adına yada isterse Allah adına yapanların  gerçekte ilahi bir emri yerine getirmekten ziyade insani vasıflardan ve dini bilinçten yoksun olduğunu belirtmek gerekir. Din kitaplarında belirtilen Cihad’tan kastedilenin ise bir çeşit nefsi savunmaya yönelik bir durumu ifade ettiğini anlamak gerekir. Din adına olmasada Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında da emperyalist emeller ve Faşist ideolojiler uğruna milyonlarca insan boş yere öldü. Ülkesini işgal edenlere karşı savaşıp ölenler elbette Şehit olurlar. İşgalci güçlerin askerleri ise şehit olamazlar.

Bu yüzden insanı en büyük değer kabul eden yani Hak kabul eden vede  aslında hümanizmin de kendisi olan Alevilik; günümüzün değil, geleceğin inancıdır,  diyebiliriz.

Aleviliğe bu açıdan baktığımızda  Alevilik elbette bir din değildir. Ama her dini kendinde biraz yorumlayan bir inanıştır. Bir sevgi ve saygı inanışıdır. Bu inanışın merkezinde de insan ilahi bir değerdir. Bunu hiçbir tek tanrılı din böyle kabul etmez. Oysa Alevilikte insan, cins ayırımı yapılmaksızın kutsaldır. İlahi bir kaynağın hem kendisidir, hemde kutsal ruhudur. Gerçek bir Alevi de bundan dolayı, insana sadece sevgiyi layık görür. Zülümü ve ölümü asla. İnsan canına kıymak, nefsi müdaafa ile kendini korumak ve vatanını işgal edenlere karşı öldürmek dışında asla kabul edilmez. Yani bir Alevi, kolay kolay cana kıymaz. Bunu yapan kişi Yoldan yani Alevilikten çıkar. Yani düşkündür. Alevilikte hayvanların bile avlanması ve öldürülmesi yasaklanmıştır. Bundan dolayı; bir Alevi,  diğer Aleviye „Can“ diye hitap eder yani karşındakinin canlı varlığına saygı duyar. Onun canlı olmasını ister. Cana değer verir. Onun var olduğuna saygı duyması, onun aynı zamanda kutsallığına da saygı duyması manasına geldiğini bilir.

Peki şimdi bu çerçevede düşündüğümüzde bir Alevi insanının intihar etmesine yani kendi canına kast etmesine ne diyeceğiz. Şunu başta belirlemek lazım; bir kimsenin kendi canına kıymaya karar vermesi şu anlama gelir: O kişi için,  artık bu dünyada değerli hiçbirşey kalmamıştır. Can gibi bir değerin, hemde kendi canının kıymetini bilmeyen bir kişi için geride bıraktığı ana, baba, kardeş, sevgili, mal, mülk, din, inanç veya aşk gibi değerlerin zaten hiç  önemi yoktur. Olsaydı zaten onlar için yaşanılır ve intihara da gerek olmazdı. Ölen kişinin anne ve babasının hele de annesinin, evladının intiharıyla nasıl bir acıya düştüğünü tarif etmek mümkün değildir. Ne yazık ki intihar eden kişi bunu anlamaz ve düşünemez.  Zaten bizim burada inanç ve insani değerler yönünden değerlendirdiğimiz kişinin, bu durumuna ilişkin anlattıklarımızı  yaşayan ve yaşamayı seven tüm insanların  örnek alması gerektiğini istediğimden yazıyorum. Bundan dolayı; Alevilik inancı, insanı kutsal kabul ettiği için intiharı asla ve kesinlikle kabul etmez. İntihar eden bir kişi  kendi canına kıyacağından; zaten  katil olacaktır. Katil olacağından dolayı ise; inancının vereceği cezaya görede yoldan yani Alevilikten çıkmış olur. Yani o düşkündür. Belki sadece gençliğine acınılır. İslamiyet başta olmak üzere birçok dinde bile intihar kesinlikle kabul edilmez. Son zamanlarda belirli bölgelerde bir sürü nedenlere dayanılarak artan ve özellikle gençlerde daha yaygın olan intihar olayları ne yazık ki, Aleviler arasında da görülmeye başlanmıştır.

Ama Alevilikte şöyle bir söz vardır. Hallac-ı Mansur derki: Ölmeden önce ölün. Bu ne demek; Yani vücudunuzu öldürmeden ölün. Yani yaşarken ölün. Peki bu neye karşı bir ölümdür;  tabiki kötülüklere ve nefse karşı ölmek. Yani ölüm burada yaşamak manasındadır. Ama bu aynı zamanda iyilikler ve güzellikler  için yaşayın demektir. Yani yaşam değerlidir deniliyor. İntihar yoluyla ölenlerin eğer intihar etmeden önce bilinci yerinde olsaydı biraz bu dediklerimizden bazılarını, azda olsa düşündükleri zaman kesinlikle yaşamı tercih ederlerdi. Burada doğru bir gerçeği belirtmek gerekir: Aşk ve sevgi, yaşayanların düşüneceği bir şeydir. Ölülerin değil… Ama aşkı için yada sevgilisine kavuşmadığı için basit bir acizlikle yaşamına son verenlerin yani intihar edenlerin  aslında kendi kendilerini kandırdıklarını gerçekte aşkın ve sevginin ne manaya geldiğini bilmediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Aşk ve sevgiyi yaşamak için mücadele etmek gerekir; mücadele için de yaşamak lazımdır. Ölmek asla…

Aşk ve sevgi için yazılan binlerce hikaye ve roman vardır. Ama insanın yaşadıkları ise hikaye ve romanlardakinden çok çok farklıdır. Çünkü hikaye ve romanı yazanlar; yazdıkları aşk ve sevgiyi kendileri yönlendirdiği için aşıklarımız hiçte  özgür değillerdir.  Çünkü bu hikaye ve romanların sonunu yazarı belirler. Yaşam ve ölmelerinede hikayenin yazarı karar verir.

Ama hakiki aşk ve sevgiyi yaşayanlar ise o aşkın nasıl sonlanacağına karar vermede tamamiyle özgürdürler. Özgür insanlar ise yaşamaya bağlıdırlar öyle de olmak zorundadırlar. Denildiği gibi yaşamak direnmek ister. Burada Alevi olanlar, başka dinden yada inançtan olanlara karşı daha avantajlı sayılabilir. Çünkü ölmeye değil, reenkarnasyona, yani don değişmeye ve  tabiatta başka bir biçimde yaşamaya devam etmeye inanan bir Alevinin öbür dünyada dirilip, yeniden yaşamak gibi bir sorunu olmadığından bu dünyadaki yaşamın, ona daha kıymetli gelmesi lazımdır. Bundan dolayı, hangi dinden ve inançtan yada hangi milletten olursa olsun; hiç kimse kendi canına kıymayı asla düşünmesin ve asla intihar etmesin. Dirensin… Yaşama hakkını yok etmesin. Yani kendini, kendi eliyle değersiz kılmasın.

 

Muhabbetle selamlar…… Ozan İsyani

 

 


Kısas ve Akpınar'lıların sitesidir  |  E-Mail: kirnis45@hotmail.com