Anasayfa
Tarih
Kültür
KISAS
AKPINAR
Veliyettin Ulusoy
Dertli Divani
Ozan İsyani
Ozan İsyani Yazıları
Geçmiş Zaman Olur ki
Kısas Halk Kültürü
Fotoalbum

 

               Yaşayan İnsan Hazinesi

 

 

    Müjdeler olsun,

Kısasʼın tarihinde bir ilk gerçekleşti. Kısasʼın bağrından çıkmış bir insan ilk defa Dünya değeri olarak hemde „Yaşayan insan hazinesi“ olarak tarihlere geçti. Tabiki bunun ne olduğunu anlamak için; önce insan olmak sonrada insan değerlerini özümsemek ve insanlık hazineleriyle; maddi  hazineleri biribirinden ayırt etme bilincine erişmek lazım.

UNESCO, 2010 yılında "Semah Alevi-Bektaşi Geleneği", "Kırkpınar Festivali" ve "Geleneksel Sohbet Toplantıları" geleneklerini "İnsanlığın Somut Olmayan Kültür Mirası" listesine kaydetti. Bunlardan  "Semah Alevi-Bektaşi Geleneği"  ve onun içinde yer alan Aşıklık ve Zakirlik dalında ve Alevi Bektaşi geleneğinin en iyi temsilcisi olma gibi yaptığı çalışmalarından ve verdiği emeklerinden dolayı Dertli Divaniʼyi “Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak kabul etti.

Bu tabiki Kısas için, Kısaslılar için ve Alevi-Bektaşi dünyası için; övgülerin çok çok üstünde olan, gurur verici bir olay. Bunun tam anlamı şudur: Böylece hem Türkiye  Cumhuriyeti tarihinde, hemde Alevilik tarihinde ilk defa Alevilik-Bektaşilik adı konularak hem kabul ediliyor. Semah ve Zakirlikʼte, Alevilik –Bektaşilik içerisindeki inanç ritüellerinin değerleri olarak onaylanıyor…Çünkü bunu UNESCOʼya sunan Türkiyeʼnin Kültür ve Turizm Bakanlığı. Yani devlet… Bunu kendisi kabul ettiği gibi onu Dünyaʼnın da onayına sunarak;  geri dönülmesi imkansız bir karara da imza atmış oluyor. Yani devlet inkar etsede artık buna UNESCO izin vermez. Yani dünyanın 191 devleti demektir bu…

Buna dünyadaki tüm Alevi ve Bektaşilerin gurur duyarak da sahip çıkması gerekiyor.

Çünkü; bu yolumuzun Piri ve mürşidi saydığımız Postnişin Veliyettin Ulusoy bu gurur verici olayı önemseyerek Dertli Divaniʼye ödülünü bizzat kendi elleriyle verdi. Bende onu yürekten kutluyorum.

Bundan dolayı bunu iyi anlamak lazım dedim. Tabi bulunduğu yerden ötesini göremeyenlerin bunu anlaması yada kavraması elbette biraz zor olabilir. Bu Yola tabi olanlar ancak bu Yola hizmet edenlerin değerini anlar. Emeği olmayanlar, emeğe saygı duymaz.

Peki UNESCO nedir? 

UNESCO kelimesi, İngilizce United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization kelimelerinin baş harfleri alınarak oluşturulmuştur. Dilimizde "Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu" biçiminde karşılanmıştır.

UNESCO Birleşmiş Milletler'in bir özel kurumu olarak, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 1946 yılında kurulmuştur. Bu Kurumun Yasası 1945 yılı Kasım ayında Londra'da 44 ülkenin temsilcilerinin katıldıkları bir toplantıda kabul edilmişti. Türkiye, bu Yasayı imzalayan ilk yirmi devlet arasında onuncudur. UNESCO Sözleşmesi, ülkemizde 20 Mayıs 1946 tarihli ve 4895 sayılı kanunla onaylanmıştır.

UNESCO bütçesi, üye devletlerin iki yılda bir bu Kuruma ödedikleri aidat ile sağlanır. Bu bütçe dışında, Birleşmiş Milletler Özel Fonu'ndan, teknik yardım programından olmak üzere, önemli para kaynakları temin edilir. Bu kaynaklar, iki yıllık UNESCO bütçesi tutarına yakındır. UNESCO eğitim, bilim ve kültür alanlarındaki amaçlarını, kendisine üye olan her devlette kurulan Milli Komisyonlarla gerçekleştirmeye çalışır.

UNESCO'ya üye devletlerin sayısı 191'dir.

UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Komitesi, Kültür ve Turizm Bakanlığınca ve Üniversitelerden bilim adamlarından oluşturulan bir komite tarafından önerilen dosya yada dosyaları inceledikten sonra bunu Birleşmiş Milletlerdeki UNESCO komitesine sunuyor. Üye devletlerin yaptıkları oylamalarla bunu kabul yada red edebiliyor.

Listeye geçen yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın önerisiyle Türkiye'den; Karagöz, Mevlevi Sema Ayini, Aşıklık Geleneği ve Meddahlık-Ortaoyunu Geleneği dahil edilmişti. Ayrıca, Nevruz geleneği de Türkiye'nin de dahil olduğu Türk Cumhuriyetleri ve İran'ın ortak dosyası olarak kabul edilmişti. UNESCO'nun Somut Olmayan Mirasın Korunması Sözleşmesi, bu listeye giren geleneklerin tespiti ve korunmasını öngörüyor. Bu gelenekler dünya kültür mirası listesine girdi.

Birleşmiş Milletler’in kültür kuruluşu UNESCO, Alevi- Bektaşi dünyasının çok önemli isimlerinden Dertli Divani mahlaslı Veli Aykut’u, “Yaşayan İnsan Hazinesi” seçti.
             Dertli Divani’nin bu ödülü almasının gerekçesi, Alevi- Bektaşilerin cem ibadetinde 12 hizmetten biri olan zakirliği sürdürmesi olarak açıklandı. Ünlü sanatçılardan Neşet Ertaş da abdallık geleneğini temsildeki başarısı nedeniyle aynı kategoride ödül aldı.
Dertli Divani’ye ödülü 26 Kasım saat 18:30’da Lütfi Kırdar Salonu’nda düzenlenen  törenle Hacıbektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy tarafından verildi.
UNESCO’nun ödülüyle ilgili değerlendirme yapan Dertli Divani, zakirliğin Alevi- Bektaşi inancında cemde yapılan 12 hizmetten biri olduğunu, zakirin deyiş, düvaz-ı imam, tevhid, miraçlama ve semahı bağlamasıyla seslendirdiğini, zakirliğin Alevi- Bektaşi inancının kuşaklar boyunca devamında kilit rol oynadığını söyledi. Ödülün, Alevi- Bektaşi ibadet anlayışının resmi makamlar tarafından kabulü anlamına da geldiğini ifade eden Dertli Divani, “Ben bu ödülü 1990 yılında Hakk’a yürüyen ustam ve babam Aşık Büryani Baba ile Şanlıurfa, Gaziantep ve Adıyaman yöresindeki  muhabbet ortamlarında Alevi- Bektaşi değerlerini almamı sağlayan canlar ve yüzyıllar öncesinden bugüne bu değerleri taşıyan zakirler ve ulu ozanlar adına alıyorum” dedi.

Dertli Divani kimdir?
Dertli Divani, 1962 yılında Şanlıurfa’nın Kısas köyünde doğdu. Babası, asıl adı Hamdullah olan Aşık Büryani’dir.Küçük yaşlarda bağlama çalmayı öğrenen, şiir yazan ve cemlerde bulunan Dertli Divani, hem kendi şiirlerini hem de babası ya da başka aşıkların şiirlerini besteliyor. Mahlasını oluşturan  Dertli  bölümünü  1978 yılında Emrullah Efendi, birkaç ay sonra evlerini ziyaret eden Bektaş Efendi ise Divani bölümünü verdi. Dertli Divani’nin pek çok eseri, değişik sanatçılar tarafından da seslendirildi. Divani’nin eserlerini, Arif Sağ, Zülfü Livaneli, Belkıs Akkale, Musa Eroğlu, İlyas Salman, Sabahat Akkiraz, Güler Duman, Gülcihan Koç, Deste Günaydın, Erdal Erzincan, Tolga Sağ, İlkay Akkaya, Yavuz Bingöl, Selda Bağcan, Kıvırcık Ali gibi birçok sanatçı yorumladı. ”Serçeşme”, “Diktiğimiz fidanlar”, “Kısas semahı”, “Nurhak semahı”, “Turnalar semahı”, “Düvaz-ı imam”, “Bilesin”, “Altım üstüm kaç kuruşluk” gibi eserleri, en fazla bilinen ve yorumlanan eserlerinden sadece birkaçıdır. Dertli Divani ayrıca 5 üniversitede bitirme tezine konu oldu.

 

Albümleri
Divani’nin 5 solo albümü bulunuyor. Ayrıca 12 karışık albümde okudu. 1989 yılında “Divane Gönül”ü (Arif Sağ’ın bağlaması eşliğinde ilk albüm), 1992’de “Diktiğimiz Fidanlar”, 1996’da “Düvaz-ı imam”, 2000 yılında “Serçeşme”, 2005 yılında da “Hasbıhal” adlı albümleri, dinleyici ile buluşturdu. Divani'nin programları pek çok yerel ve ulusal televizyonda yayınlanıyor.

 

Sadece Ozan değil aynı zamanda Dede
Dertli Divani, sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok yerinde Alevi- Bektaşilerin görmek, bilgi ve görgüsünden, insan-ı kamilliğinden nasiplenmek istediği bir isim. Ozanlık geleneğini sürdürüyor, zakirlik yapıyor ama onun en önemli özelliklerinden biri ikrar ve görgü cemlerini de yürütüyor olması... 1989 yılından beri Kahramanmaraş’ın Nurhak ilçesinde, 2000 yılından bu yana Konya- Beyşehir Şamlar köyünde, 2005’den beri Almanya ve Hollanda’da, 2007’den bu yana da  Antalya Merkez Abdal Musa Derneği’nde Alevi- Bektaşi canlarının ikrar ve görgü cemlerini her yıl kesintisiz yürütüyor. Bugün, dünyanın neresinde olursa olsun Hacıbektaş Veli postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy’u temsilen her türlü cemi yürüten Dertli Divani, ırk, dil, din, renk, cinsiyet, mezhep ve düşünce ayrımı gözetmeksizin Alevi- Bektaşi dünyasını deyişleriyle coşturuyor.  

 

TRT, belgeseli çekti
TRT, 2004 yılında “Hacıbektaş Veli ve Cem Töreni” adlı bir belgesel hazırlayarak yayınladı. Belgesel, İngilizceye de çevrildi. Dertli Divani’nin yürüttüğü bu orijinal ikrar ve görgü cem töreni belgeseli, çok izlenen bir çalışma oldu ve defalarca TRT’de ekranlara geldi.

 

Yaşayan İnsan Hazineleri nedir?
Somut olmayan kültürel mirası koruma çerçevesinde verilen “Yaşayan İnsan Hazineleri” ödülünü, sanatını usta-çırak ilişkisi ile öğrenen, bilgi ve becerisini uygulamada üstün, konusunda ender bulunan bilgilere sahip olan, kendisini yaptığı işe adayan, bilgi ve becerilerini çırağa aktarma becerisi olan kişiler alıyor.

 

 

 

 

            Dertli Divani ile Söyleştik

 

Serçeşme Dergisi-Cem Vakfı adına, vakfın kurucu üyelerinden Doğan Bermek tarafından hazırlanmış ve yürütülmekte olan “Kısas Kültürel Mirası Geliştirme Projesi” üzerine süren tartışmalar konusunda size sorularımız olacak. Önce bu projeden nasıl bilgilendiğinizi bize anlatır mısınız?

Dertli Divani-Daha önce Sn. Doğan Bermek’i tanımazdım. Şubat 2005’te Mersin Cemevi’nin açılışında sahneye çıkacağım sırada telefonum çaldı. “Merhaba Veli Bey” diye söze başlayan biri, “ben Doğan Bermek” diye kendini tanıttı. Bu projeden bahsetti. İlk kez bu projeyle ilgili böyle bilgi sahibi oldum.

Bu konuşmada bir sürü şey arasında, bu projeyle Kısas’a çok yararlı şeyler yapacaklarını; onu dünyaya tanıtacaklarını; Kısas Belediye Başkanı Ziya Demir, sosyal hizmet uzmanı, şair Aşır Kayabaşı ve Âşık Sefai ile de görüştüğünü belirtti. “Seni de çok önemsiyoruz, bu konuda mutlak görüşmemiz gerek, yardımlarınızı bekliyoruz” dedi.

Ben de doğru yapılan yararlı bir işe itirazımın olmayacağını, ancak tanımadığım bir kişiyle ayrıntılı bir görüşme yapmadan, projenin amacını öğrenmeden, kapsamını bilmeden telefonda “tamam” diyemeyeceğimi belirttim. Ayrıca Kısas’ta sorumlu babaların, başka âşıkların ve en önemlisi halkın olduğunu, böyle bir çalışmanın onların vereceği karara bağlı olduğunu belirttim. Kendisi, “sizi daha sonra tekrar arayacağım” dedi ve kapattık.

Bir iki ay geçmeden bir telefon daha geldi. “Projeyi size göndermek istiyoruz” dediler ve adresime posta ile yolladılar.

Proje metnini inceledikten sonra İnternet sitelerinden de Avrupa Birliği’nin GAP bölgesi için 12 milyon Avro para ayırdığını öğrendim. Bu paradan faydalanmak için başvuran 102 proje arasından 32 projenin kabul edildiğini ve kabul edilmiş projelerden birinin de “Kısas Kültürel Mirası Geliştirme” Projesi olduğunu öğrenmiş oldum.

Serçeşme Dergisi-Divani Baba, inancımızın ve kültürümüzün tanıtılması için devletten, örneğin Kültür Bakanlığından ya da Diyanet İşlerinden ve Avrupa Birliği gibi uluslararası bir yapıdan para alınması hakkında ne düşünüyorsunuz? Böyle para alan projelerin gerçekten hizmet edeceğine inanıyor musunuz?

Dertli Divani-Böyle kuruluşların kimseye babasının hayrına para vermediği bilinen bir gerçektir. İnanç ve ibadetlere siyasi iradelerin ve devletlerin el atmasının, destek olmasının altında daima asimile etmeye yönelik politikaların var olduğunu düşünüyorum.

Bir tek Sünni ailenin olmadığı köye devlet tarafından cami yaptırılması nasıl asimile etmeye yönelik bir politikaysa, Alevi-Bektaşi kültür ve inancına hizmet etmek, tanıtmak adına devlet ya da Avrupa Birliği’nin para vermesi de bu politikanın bir başka biçimidir.

Ben kendi inanç ve ibadetimin devlet ya da Avrupa Birliği bürokratları tarafından belirlenmesine karşıyım. Bu tür projelerde “kültüre hizmet” amacı göstermelik bir kılıf olarak kullanılmaktadır. Böyle projelere akıtılan paraların asıl amacı Alevi-Bektaşiliğin çeşitli zenginliğini ortadan kaldırmak, kendi istedikleri gibi bir Alevi-Bektaşilik yaratmaktır.

Ayrıca dünyanın dört bir yanında insanlar açlıktan ölürken, “kültürel değerleri yaşatmak ve tanıtmak” adına Avrupa Birliği’nin milyonlar akıtması ozan yüreğimin kabul edebileceği birşey değildir.

Bu gibi projeleri yapanların amaçlarının hizmet etmekten çok kendi maddi ve manevi çıkarlarını gözetmek olduğunu düşünüyorum.

Serçeşme Dergisi-Kısas projesini de bu çerçevede mi görüyorsunuz?

Dertli Divani-Evet, ne yazık ki, Kısas projesi de bu durumdadır. Bu nedenle, daha baştan bu projeye ihtiyatlı yaklaşmıştım.

Aradan bir süre geçtikten sonra Doğan Bermek beni ikna etmek için telefon açtı, Kendisine, Kısas’ın inanç olarak Hacı Bektaş Dergâhı’na bağlı olduğunu; Alevi-Bektaşi inancını özümsemiş, kendi kültürel değerlerinin bilincinde olduğunu vurguladım. Ayrıca Kısas için yapmak istedikleri tarama ve tanıtım çalışmalarını Kısas’ın çoktan aşmış olduğunu belirttim. Bu nedenlerle, “Bu konuda size yardımcı olmayacağım. Bu proje para alma projesidir. Kısas için yapmayı düşündüklerinize Kısas’ın ihtiyacı yoktur. Kimlerle ne yaparsanız yapın” diye net ve açık konuştum.

Daha sonra Kısas’a gitmişler. Ayrıca Pir Hacı Bektaş Veli Postnişini Veliyettin Ulusoy ile görüşmüşler. Projeyi elden vermişler. O da, benim de baştan dediğim gibi, “iyi niyetle doğru yapılan ve Kısas’a gerçekten yararı olan bir şeyi kim yaparsa destekleriz” demiş. Ancak kendisine anlatılan projeyi yetersiz bulduğunu belirtmiş ve daha kapsamlı çalışmalar yapılabileceğini söylemiş.

Doğan Bermek benimle ve Veliyettin Efendimle görüştüğünü anlatırken Kısas halkına sanki ben projeye olumlu bakıyormuşum ve Veliyettin Efendim de onaylıyormuş, destek veriyormuş gibi anlatıyor.

Gerçeği doğru yansıtmayan bu tutum ve davranışlar Kısas halkını yanıltmaktan başka bir amaca hizmet etmez.

Serçeşme Dergisi-Doğan Bermek ile daha sonra görüştünüz mü?

Dertli Divani-Doğan Bermek ile Eylül 2005 tarihinde Isparta’da Süleyman Demirel Üniversitesi’nde düzenlenen Uluslararası Alevilik-Bektaşilik Sempozyumunda karşılaştık. “Nihayet yüz yüze görüştük” diyerek yanıma geldi, ayaküstü konuştuk. Yine aynı şeyleri söyledi. Birçok bilim adamı ve araştırmacının da projeye destek verdiğini; Kısas’ı dünyaya tanıtıp “inanç turizmi merkezlerinden biri” haline getireceklerini ifade etti. “Senden de destek bekliyoruz, birikimlerinden yararlanmak istiyoruz” diye ekledi.

Yanıtım şu oldu: “En başta şeffaf değilsiniz” dedim ve sordum: “Nereden, ne kadar para aldınız? Bu parayı nereye, ne için harcayacaksınız? Amaç nedir?” Sonra GAP bölgesinde bulunan ve yolunu, kültürünü yitirmiş bir dizi köy saydım, “Projeyi yürütme yetkisi verdiğiniz Vakfınızın Adıyaman-Gölbaşı Şube Başkanının köyü olan Besni-Beşkoz’da en az 20 yıldır Görgü cemleri yapılmamakta. Oralara gidin, kültürel faaliyet yapın, hizmet edin. Kısas’ın yapacaklarınıza ihtiyacı yok” dedim.

Bundan sonra da bir daha beni aramadılar.

Serçeşme Dergisi-Projenin bundan sonraki gelişiminden bilginiz oldu mu?

Dertli Divani-Tabii, daha önce 2005’in Nisan ya da Mayıs ayında Veliyettin Efendim Kısas’a gittiğinde , halka ve âşıklara “bu projeyi kabul edip etmemek sizin bileceğiniz bir konudur” dediğini biliyorum. Buna olumlu bakanlar olduğu gibi karşı çıkanlar da olmuş.

Bu projenin hazırlanmasına aslında 2004 yılında başlanmış. Kısas halkının bundan hiç haberi olmamış. Proje onaylandıktan sonra 2005 başlarında Belediye Başkanı ve anılan kişilerle irtibata geçilmiş. Belediye bir protokol imzalayarak projeye ortak olmuş.

Ağustos 2005’de Kısas’da araştırma çalışmalarına başlamak üzere iki bayan göndermişler. Adıyaman, Gölbaşı ilçesi Cem Vakfı Şube Başkanı da arada bir gidip geliyor. Bildiğimiz “Babalara-Dedelere devletten maaş bağlatma politikası” halka aktarılmaya başlıyor. Sanki Kısas’ı birileri talan etmiş; Kısas donanımsız, bilinçsiz! Onlar Kısas’a sahip çıkacak ve bilinçlendireceklermiş! Cemde okunan deyişleri, duaz-ı imamları ve semahları kayıt altına alacaklar; kitap, CD, vb. yapacaklarmış.

Serçeşme Dergisi-Kısas’ın önemi nedir? Neden proje için Kısas seçiliyor? Bize Kısas’ı tanıtır mısınız?

Dertli Divani-Kısas, yüzyıllardan beri Hacı Bektaş Dergâhı’na bağlıdır; oradan icazetli olmayan Ocakzade dedelere ya da vekillere Cem birletmemiş, görülmemiş, ikrar vermemiştir.

Yıl on iki ay kesintisiz her Perşembe Cem yapılır; yılda birer kez de Birlik, Abdal Musa ve Görgü Cemleri yapılır.

Şanlıurfa merkezde, Sırrın mahallesinde, Akpınar köyünde ve Kısas beldesinde ayrı ayrı cemevleri vardır. Bunların her birinin On İki Hizmetlileri vardır. Sekiz, on yaşındaki çocuklar bile On İki Hizmetleri bilir. Her evde bir saz bulunur. İnancını, kültürünü sahiplenmiş, bu denli icra eden bir bölgedir.

Kısas, bir belde olup, Şanlıurfa’ya 12 km. mesafededir ve nüfusu dört binin üzerindedir. Akpınar köyü merkeze 27 km. mesafede 65 hanedir. 1948 yılında toprak reformu nedeniyle Kısas’tan göçerek yerleşenlerin de oturduğu bir köydür. Şanlıurfa merkezde yaşayan Alevi-Bektaşiler de Adıyaman’ın Besni ilçesinden, Kısas’tan ve Akpınar köyünden gelip yerleşenlerdir. Eskiden bir köyken, artık bir mahalle olan Sırrın da çok eskiden beri Kısas’la iç içedir ve Alevi-Bektaşi toplumunun yoğun olduğu bir yerdir.

Serçeşme Dergisi-Kısas müziği, âşıkları ve eserleri Türkiye’de nasıl tanındı? Bunda sizin emeğiniz var mıdır?

Dertli Divani-Kısas’a ait ezgi, deyiş, semah ve duaz-ı imamlar farklı bir zenginlik olarak 1989 yılında Türk halk müziği repertuarına girdi. Türkiye’de ve Avrupa’da yapılan etkinliklerde okunan bu eserlerin artık Urfa, Kısas yöresine ait olduğu bilinmektedir.

Arif Sağ, her yıl Hacıbektaş törenlerinde bizleri dinlemiş, tanımış, yürüttüğümüz cemlerde bulunmuş ve çok etkilenmişti. 1987 yılında ilk defa Kısas’a geldi. Urfa, Harran halkı Kısas’a döküldü. Sabahlara kadar muhabbetler yapıldı. Bütün âşıkları dinledi. Sonra beni İstanbul’a çağırdı ve bir kaset yaptı. 15 Ocak 1989 tarihinde kendisinin “Halay” adlı kasetiyle birlikte benim “Divane Gönül” adlı kasetim yayınlandı.

Benim kasetimde Urfa Semahı, Duaz-ı İmam ve Cemalettin Çelebi, Sıtkı, Dedemoğlu gibi bilge ozanların sözlerinden oluşan eserler yer aldı. Daha sonra Arif Sağ, Belkıs Akkale, Zülfü Livaneli gibi değerli sanatçılar bu eserleri kendi albümlerinde okudular ve Kısas’a ait bu eserler dünya müzik literatürüne girdi.

Buradan kendime bir pay çıkarmıyorum. Ben topal karınca misali halk ozanlığı geleneğine hizmet etmeye çalıştığımı söyleyebilirim. Ancak bu eserlerin duyurulmasında emeğim vardır.

Serçeşme Dergisi-Derleyip duyurduğunuz, ya da duyurulmasına vesile olduğunuz bu eserlerden dolayı ne gibi  kazancınız oldu?

Dertli Divani-En başta çalışmalarımda ticari düşünmedim. Kendi yazdığım deyişleri, yaptığım müzikleri hayatımın sonuna kadar yapacağım albümlere okumakla bitiremem. Kamu oyu beni, daha çok söz ve müziği bana ait olan eserlerimle tanır. Altı yaşından beri Cem kültürünün içinde yetişmiş, geleneğin içinden gelen biri olarak; başta beslendiğim kaynağı ve kendi yöremi; gezip gördüğüm tanıdığım başka yöreleri ve buraların Semahlarını, Duazlarını, özünden koparmadan düzenleyip halk kültürüne kazandırmak benim için bir görevdir. Maddi kazancım olmadı ama insanların sevip taktir etmesinden daha büyük bir kazanç yok.

Burada bir şeyi hemen belirteyim: MESAM’a 1991 yılında Emrah Mahzuni ile birlikte üye olmak üzere Ankara’da başvurduğumda bana, “kasetinizdeki size ait eserlerin dışında derlemelerden de telif alabilmeniz için bunları kendi adınıza kaydettirmeniz gerekir” demişlerdi. Ben bunun doğru olmadığını söylediğimde yetkililer, “yasal düzenlemeler tamamlanıncaya kadar böyle bir yol öneriyoruz” dedikleri için adıma kayıt yapıldı. Çok şükür derlemelerden bugüne kadar beş kuruş telif almış değilim. Sadece, Musa Eroğlu’nun “Bin Yıllık Yürüyüş” adlı kasetinde birlikte okuduğum Urfa Semahı’nın yeldirme bölümünün sözleri bana ait olduğundan cüzi miktarda telif ödenmişti. Bunu bile doğru bulmadığım için 2000 yılında MESAM’a “Urfa-Kısas Semahı ve Duaz-ı İmam benim derlemelerimdir, ancak; söz ve müzikleri bana ait değildir” diye bildirdim.

Yine Zülfü Livaneli’nin “Neylersin” adlı albümünde okuduğu Urfa Semahı ve Duaz-ı İmam eselerinden dolayı beni MESAM’dan aradılar, “Bu eserlerin size ait olduğuna dair noter tasdiki varsa, telif alalım” dediler. Bu telif de o zamanlarda bayağı yüklü bir paraydı. Ben de 1989 yılında çıkan ilk kasetimdeki bu eserlerin noter tasdiki olduğunu söylemiştim ama, “Bunlar benim derlemelerimdir. Sözleri Sıtkı ve Dedemoğlu’na, müziği ise Urfa-Kısas yöresine aittir. Sahiplenmem çalmak anlamına gelir. Bu nedenle bu eserlerden telif almak istemiyorum” dedim. Görevliler ,“sizin bir emeğiniz var ama derlemeye yasal olarak telif yok. Üzerinize tasdiki varsa telif alabilirsiniz. Herkes alıyor ” dediler. Ben, “dünya görüşüme, inancıma ve ozanlık anlayışıma ters olan bir şeyi yapamam” demiştim.

Türkiye Musiki Eserleri Sahipleri Meslek Birliği (MESAM) üyeleri ancak  kendi söz yada müziklerini adına kaydedebilirler. Derlemeler anonim eser niteliğinde olduğu için MESAM’ a kaydı mümkün değildir.Derleyenin mutlak bir emeği var ama telif almak için geleneksel-anonim olan bu eserleri üzerine kaydetmek de doğru değildir.Bu konuda gerekli  yasal düzenlemeler yapılıp,derleyenin de  telif hakkı olsa belki bu yola kimse başvurmayacak. Başkalarının yaptığı yanlışı değil, doğruyu yapmak gerekir.

Özellikle 1995-2005 yılları arasında piyasaya çıkan Duaz-ı İmam, Serçeşme ve Hasbihal adlı  albümlerimde Söz ve Müzikleri bana ait olan eserler MESAM’ a kayıtlıdır. Derlemeleri bana ait olan eserlerin ise kaset kapaklarında kaynağı yöresi ayrıntılı olarak yazılı olup, noterden tasdiklidir. Bilmeyenler  bilsin diye söylüyorum.

Serçeşme Dergisi-Bugüne kadar Kısas’la ilgili tanıtım çalışmaları yapıldı mı? Ne gibi çalışmalar yapıldı?

Dertli Divani-1992 yılında Halil Atılgan’ın verdiği biçim kalıbına uyarak birçok âşık ve ozan kendi hayat hikayelerini ve şiirlerini yazdı. O da bunları düzenleyip, birkaç eserin notasıyla birlikte, “Kısaslı Âşıklar” adlı kitapta yayımladı.

Birkaç yıl önce Âşık Sefai ile Halil Atılgan’ın birlikte derlediği ve öncekine göre daha kapsamlı olan, yöreye ait eserlerin notalarını, manileri, ağıtları, tekerlemeleri içeren “Harran’da Bir Türkmen Köyü” adlı kitap Kültür Bakanlığı kanalıyla yayımlandı.

2002 yılında 70 bin izleyici önünde ve dünya basın-yayın kuruluşlarının izlediği, Almanya’da Köln Arena salonunda yapılan “Bin Yılın Türküsü” gösterisi dünya rekorlar kitabına girdi. Bin beş yüz kişinin döndüğü semahların başında Kısas Semahı vardı; kayıtlara da “Kısas Semah”ı olarak geçti.

Kısas Semah’ı TRT repertuarında da aynı şekilde kayıtlıdır. Başta TRT olmak üzere Flash, Star ve diğer kanallarda semah ve duaz-ı imamları yöremizi zikrederek, orijinal şekliyle canlı olarak icra ettik. Bu kayıtlar arşivlendi ve birçok defa banttan yayınlandı.

Bugüne kadar kendi yaptığım beş solo albümümde derlediğim Kısas’a ait ezgi ve deyişlerin hepsinin kaynağının Kısas olduğu yazılıdır. Başka sanatçıların ve en son Selda Bağcan’ın da okuduğu “Miraç-Semah-Tevhid”in Kısas’a ait olduğunu bu kültüre aşina olanlar bilmektedir.

Kısas belde olduktan bu yana beş yıldır Aşure etkinliği yapılmaktadır. Her yıl değişik sanatçı dostlarla bu etkinliğe gider ve katılırız. Pirimiz Veliyettin Ulusoy’un da konuşmacı olarak katıldığı etkinliklere geçtiğimiz yıl özel nedenlerle gidemedik, ama etkinlikler yapıldı. Yerel ve ulusal televizyon kanalları haber olarak geçti, yayınlayan da oldu.

Yakın zamanda Ozan İsyani bir internet sitesi oluşturdu (www.kisaslilar.com). Bunu hep birlikte daha da geliştirip, A’dan Z’ye kadar yöreye ait ne varsa, hepsini kaynağına kadar bütün bilgileri kapsar biçimde siteye aktaracağız.

Serçeşme Dergisi-Kısas projesi saydığınız bu çalışmaların dışında sizce ne tür bir tanıtım ve hizmet yapabilir?

Dertli Divani-Ben de merak ediyorum, Cem Vakfı adına Doğan Bermek, bunların dışında Kısas’a ne yapacak? Projede yapılacağı yazılanların çok daha fazlasının gerçekleştiği bir Kısas var.

Âşıkların kitaplarda yayınlanan eserleri tasdik niteliğindedir. İsteyen gider, yeni eserlerini notere tasdik ettirir; MESAM’a da kaydolur. Zaten birkaçı da kayıtlıdır. Yöreye ait eserler de anonim olup, geleneksel niteliktedir. Bu eserleri derleyen ise bunlardan bir kuruş dahi alamaz. Kimse bu eserleri üzerine kayıt edemez. Yalnız kasetlerde derleyenin ismi belirtilir ve yöresi de Urfa -Kısas olarak yazılır. Bunun derleyene bir maddi getirisi yoktur. Halka ait olanı halka aktarıp, repertuara kazandırıp, ölümsüzleşmesini sağlamış olmaktan başka şerefi yoktur.

Doğan Bermek ve arkadaşlarının Kısas cem, deyiş ve semahlarını kayda alıp, kitaplaştırıp, CD, kaset yapıp tüm dünyaya tanıtacağı söylemlerinin geçersizliği ve gereksizliği ortadadır. Bunlar için de yüz binlerce Avro gerekmiyor.

Projeye göre 2006 ve2007 de yapılacak sempozyumlarla Kısas “inanç turizm merkezi” haline getirilecek ve dışa tanıtılacakmış! En başta “inanç turizmi” pazarlamacı mantığıyla söylenen çok sakat bir deyim. İnancın, ziyaretlerin ve kutsal mekanların “protokol üyelerine ve mümtaz zevata” sunulmak üzere özünden koparılması ile oluşan ortamın Abdal Musa ve Hacıbektaş etkinliklerinde yarattığı harabiyet ortadadır. Kısas cemlerinin de böyle içi kof, inançtan ve yoldan uzak gösterilere dönüşmesi mi istenmektedir?

Serçeşme Dergisi-Kısas projesine destek veren Kısaslılar bunları görmüyor mu?

Dertli Divani-Kısas Belediye Başkanı, Kısaslı aşıklardan Halil Elveren’le birlikte Aralık, 2005’te, Ankara’da evime ziyarete geldi. Sohbette bu konu açıldığında, projeyle ilgili görüşlerimi açıkça belirttim ve sempozyumlara katılmayacağımı kesin olarak söyledim. “Size akıl vermiyorum, ama kullanılıyorsunuz. Destek verenler tarihi bir hata yapıyor. Kısas bölünür, insanların inancı sarsılır. Buna sebep olmayın. Bu adamları medeni bir şekilde geri gönderebilirsiniz” diyerek çok net konuştum.

O da “bundan sonra yapılabilecek fazla bir şey yok. Protokol imzaladık. Ağabeyin Mehmet Aykut da komisyonda bizimle beraber yer aldı. Biz iyi niyetle yaklaştık” dedi. Ben de “Doğan Bermek bana Isparta’da Kısas projesi için 300 bin Avro alınacağını söylemişti. Kısas’a ve Belediye’ye katkıları ne oldu? Ne yapacaklarını söylüyorlar? Benim kişisel hiçbir çıkarım ve kaybım yok. İsterseniz gidin Kısas’ın kökünü teslim edin, ben vicdani sorumluluğumu yerine getirdim. Bu projeyi baştan reddettim. Bundan sonrası sizlere aittir.” dedim.

Ailem dışında özel olarak Kısaslı hiçbir kişiye “bu projeye katılmayın” demedim, çünkü bu benim ahlak anlayışıma aykırıdır. İnsanların iradesine yön vermeye çalışmak kadar ayıp bir şey olamaz. Yalnız beni arayanlara fikrimi açıkça belirttim .Kimsenin ardından değil, yüzüne konuştum. Bu konuda herkes kendi özgür iradesiyle karar vermiştir.

Projeyi yapanlar iki sempozyum ve basit bir araştırmayla göz boyayıp, Kısas’a kuruş bile katkı yapmadan –ki buna da karşıyım– yüz binlerce Avro’yu istedikleri gibi harcayıp ya da alıp gidecekler. Başından belli olan, bu oyuna gelenler de nasıl kullanıldıklarını o zaman daha iyi anlayacaklar.

Serçeşme Dergisi-Siz Hacı Bektaş Veli Postnişininin icazetli vekilisiniz. Kendisinin bu olaylar karşısında tutumu üzerine bizi bilgilendirir misiniz?

Dertli Divani-Veliyettin Efendim de bu sempozyumlara katılmayacağını belirtmiştir. Buna rağmen Doğan Bermek, izin almadan Veliyettin Ulusoy’un ismini sempozyum danışma kuruluna yazmıştır.

Bu konuda da Doğan Bermek yapılan eleştirileri laf kalabalığına getirmeye çalışmaktadır. “Kendisine bilgi verdim” demektedir. Pirimizin adının, kendisinin açık izni olmadan kullanılması, asla kabul edemeyeceğimiz bir davranıştır.

Doğan Bermek bununla da yetinmemiştir. Doğan Bermek kısa bir süre önce de Alevi Vakıflar Federasyonu’nun düzenlediği “Seyyit Mahmut Hayrani Araştırma Yarışması”nın duyurusunda, Veliyettin Ulusoy’u Danışma Kuruluna katılacakmış gibi göstermiştir. Veliyettin Efendim, bu kurulda yer almak istemediğini açıkça belirttiği halde, isminin böyle kullanılması ne anlama geliyor? Bu ne kadar ayıp!

Ayrıca her iki duyuruda da “İnanç Önderi” diye yazması da gerçek niyetlerini ele veriyor. Veliyettin Ulusoy sıradan bir Baba veya Dede değildir. O, Ulu Pir Hacı Bektaş Veli Postnişinidir. Piri temsil eden Mürşit makamında olan kişidir. Alevi-Bektaşi inancında bu böyledir. Anadolu’da Serçeşmeye bağlı yediden yetmişe insanlar böyle inanır. Doğan Bermek ve arkadaşları bu nezaketsizliği ve saygısızlığı bilerek yapmaktadır.

Veliyettin Ulusoy, bizzat Doğan Bermek’e “Çalışmalarınız Kısas’ı ikiye böldü. Kazanılması düşünülen maddi ve manevi kazanç bu bölünmüşlüğü tamir etmeyecektir” demiştir. O ise bu uyarıya aldırış bile etmemiştir.

Serçeşme Dergisi-Kısas projesine sıcak bakmayan başka âşık ya da kişiler var mı? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Dertli Divani-Kendi düşüncelerimi az önce ifade ettim. Daha önce Kısas’ta araştırmalar yapmış olan Doç. Melih Duygulu’nun da bu  projeye katılma çağrısını reddettiğini Ulaş Özdemir’in internet sitelerinde sorduğu sorulara Doğan Bermek’in verdiği yanıtlardan öğrendim. Henüz Melih Duygulu ile görüşmüş değilim.

Hayatta olmayan âşıklardan; Büryani, İkrari, Helali, Yarani’nin yakınları ile yaşayan âşıklardan Ozan İsyani, Halimi, Meftuni, Mihrimah, Hürremi, Ceylani, Kul İhsan, Âşık Güvercin, Ahmet Aykut, Bektaş Bulut gibi isimler de bu projeye hiç  yanaşmamışlardır.

Serçeşme Dergisi-Projede bir cemevinin de olduğu söylenmişti. Hatta hala Alevi Bektaşi Araştırma İnternet Sitesinde yer alan Ali Yaman’ın yazısı Kısas’a “çağdaş” bir cemevi yaptırmaktan bahsediyor. Varolan cemevi çağdışı mı? Bu konuda ne dersiniz?

Dertli Divani-Kısas Cemevinin planını mimar olan Pirimiz Veliyettin Ulusoy çizdi. Şah Muhammed Türbesinin yanına, halkın parasıyla, altı aşevi, üstü Cemevi olmak üzere inşa edildi. Projede belirttikleri “Çağdaş” Cemevi gibi ikinci bir Cemevi ikilik çıkartmaktan başka neye hizmet eder?

Mehmet Aykut, bu cemevini projeden çıkarttırıyor, ama bu konu hala internet sitesinde duruyor. Dürüst olsalar, bu bölümü çıkarır ya da not düşerler.

Mehmet Aykut’un ismi de “Aşure Şenliği Düzenleme Kurulu”na yazılmış. O da Doğan Bermek’e, “Veliyettin Ulusoy’u Sempozyum Danışma Kuruluna ve beni Aşure Şenliği Düzenleme Kuruluna yazmakla halkımızı aldatıyorsunuz” diye sert bir yazı yazıp göndermesine rağmen çıt yok. Bu yazıdan ise bir hafta önce haberim oldu ve ilk defa bugün (30.03.2006) sizin elinizde görüyorum.

Serçeşme Dergisi-Sizce bu projenin alanı olarak neden Kısas seçildi?

Dertli Divani-Sanırım, Cem Vakfı adına Doğan Bermek Kısas’ı kasıtlı olarak seçti. Avrupa Birliği’nin böyle bir projeyi kabul edip, para vermesi için kültürel açıdan zengin bir yer gerekiyordu. Kısas o yüzden tercih edildi. Burada amaç Kısas’a hizmet değildir. Ana amaç Cem Vakfı eliyle yapılacak bir proje adına para almaktan başka bir şey değildir. Kısas bu amaca ulaşmak için araç olarak seçilmiştir.

Ayrıca Kısas’ın Hacıbektaş Dergahı’na bağlı olmasından dolayı kendi düşüncelerini burada filizlendirmek için de bir adım atmış olacaklar. Kusura bakmasınlar, “Şapka düştü kel göründü” demiş atalarımız.

Serçeşme Dergisi-Böyle bir proje olmadan yola hizmet etmek olanaklı değil mi? Sizin yıllardır yaptığınız hizmetler nasıl gerçekleşti?

Dertli Divani-Yüzyıllardır inancımız, kültürümüz projelerle, oradan-buradan para almakla mı bu günlere taşındı? Bizlerin yola hizmet anlayış ve icraatından iki örnek vermek istiyorum.

Eskiden Elbistan’a bağlıyken, sonra Kahramanmaraş’ın ilçesi olan 8 bin nüfuslu Nurhak’ta, 1962’den 1990 yılına kadar Görgü Cemleri yapılmamış; gelen dedeler kovulmuş. Yaşlı kuşak, 28 yıldan sonra gençlik yıllarında gördüğü inancına susamış. Toplum yozlaşıyor, kültürünü, inancını kaybetme noktasına geliyor. Son çare olarak, “Dergâh’a gidip halimizi arz edelim” diyorlar. 1989 yılı sonlarında Nurhak’dan on iki kişilik bir grup Hacıbektaş’a gidiyor. Ruhu şad olsun, Postnişin Feyzullah Efendimize durumu anlatıyorlar. O da babam Büryani’yi vekil olarak gönderebileceğini söylüyor. Babamın rahatsızlığı nedeniyle Pirimiz bana ruhsat verdi, 1990 yılı başında Nurhak’a birkaç arkadaşla gittik. Birikimlerimizi aktardık. Genç-yaşlı bütün toplumla kaynaştık. On altı yıldan beri de her yıl gidiyorum. Düzenli olarak haftalık cemler ve yıllık görgü cemleri yapılmaktadır. Eskiden şehir merkezine uzak köy ve mezra iken şimdi mahalle olan Hıdırlar ve Hacılar arasına bir Cemevi, bir başka Cemevi de merkeze yapıldı.

2000 yılında derlediğim Nurhak Semahı’nı “Serçeşme” adlı albümüme okudum Klip çekildi. Klipte Nurhak ve Nurhaklıların görüntüleri yer aldı. Arif Sağ da bu semahı kendi albümünde okudu ve halk kültürüne mal oldu. TRT, “Hacı Bektaş Veli ve Cem Töreni” adlı bir belgesel yaptı. Bunun çekimleri Nurhak’ta yapıldı. Televizyondan yayınlandı, ayrıca Türkçe ve İngilizce dillerinde VCD olarak yayımlandı.

Bunlar için herhangi bir yerden para almadık. Sadece gerçekleşmesine vesile olduk. Halen yol hizmetlerini yapmak için de kendi imkânlarımızla gidip geliyoruz.

Konya, Beyşehir-Şamlar köyünde de yine 1975-2000 yılları arası Görgü Cemleri yapılmamış, yol süreği kesintiye uğramış. Bölgede Aleviler sayıca az oldukları için, baskıdan dolayı Sünniler gibi camiye gidiyor. Oradan da 8-10 kişi Pir dergâhına gidip, hallerini bugünkü postnişin Veliyettin Efendimize arz etmiş.

Aynı şekilde altı yıldan beri buraya da görevli olarak yılda bir iki kez gidiyorum. Halk camiden, cemevine geldi. Artık cemler kesintisiz her hafta yapılıyor ve yıllık görgü cemleri de yapılmaktadır.

Serçeşmemiz Pir Dergâhı’nın yol süreği ve hizmet anlayışı bunu gerektiriyor. Bu hizmetleri yapabilmek için proje yapmak ya da bir yerlerden para almak gerekmiyor.

Yaptığı hizmetle övünmek bizim işimiz değil. Dertli Divani olarak yapabildiğim hizmetlerin, bütün güzelliklerin en başta Serçeşmemize ait olduğunu, sonra da babam Büryani ile Kısas Cem ve muhabbet ortamlarının bana kazandırdığı değerler olduğunu; olası yanlış ve kusurlarımın da nefsime ait olduğunu yürüttüğüm cemlerde, katıldığım tüm Radyo-TV programlarında, konserlerde ve panellerde söylerim.

Serçeşme Dergisi-Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Dertli Divani-Yer yüzünde yaşayan dinli-dinsiz hiçbir kimseyle kişisel anlamda sorunum olamaz. Halk ozanlığı geleneğinin tüm insanların ve halkların sevincini, özlemini, derdini, yaşamını ve çağın çelişkilerini dile getirmek gibi bir sorumluluğu vardır. Dünya varlığının bir hatır kırmaya dahi değmeyeceğinin bilincindeyim, ama toplumsal sorunlara duyarsız kalamam. Dünyaya hükmeden padişaha bile eyvallah demem mümkün değil.

Halk ozanlığı geleneğinde iki büyük ozanın iliklerime kadar hükmettiğini söyleyebilirim. Bunlardan biri adeta sevgi deryasına gark olmuş, “yaratılmışı hoş gördük yaradandan ötürü” diyen büyük ozan, gönül eri Yunus Emre! Diğeri ise tek başına kaldığı noktada dahi doğrulardan zerre taviz vermeyen, kendini halkına adayan, koca saltanata kafa tutan, kocaman bir yürek Pir Sultan Abdal! Bu isimleri andığımda, duyduğumda bile tüylerim diken diken olur. Haşa bunların milyonda biri dahi olamam. 

Altım üstüm kaç kuruşluk

Efsaneyim, efsaneyim

Âşık olmak dile kolay

Bahaneyim, bahaneyim…

 

 

           DERTLİ DİVANÎ, ULAŞ ÖZDEMİR VE AHMET KOÇAK İLE
                              "HASBIHÂL"  EYLEDİK...

Not: Bu söyleşi Söyleşi Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğundan (BGST)  Can Kalaycıoğlu, ve Feryal Öney tarafından 17.04.2007 tarihinde  yapılmıştır

-Hangi nedenler sizi ortak proje yapmaya yöneltti ?

–Ulaş Özdemir : Divanî Baba'nın çalışmalarını az çok biliyorsunuz; örneğin "Serçeşme" (2000) albümü Alevi-Bektaşi müziği için milât değerindedir. Divanî Baba'nın birkaç özelliği o albümde toplanmıştır; hem bir Alevi-Bektaşi dedesi olarak kendi deyişlerini okumuştur hem de bugüne, bugün yaşanan kirlenmeye, vs. dair sözü olan bir albümdür. Bu yönüyle de birçok insanı tekrar Alevi-Bektaşi müziğine yönlendirdi denebilir. Tam bu çalışmadan sonra Divanî Baba -bence çok cesur bir karar alarak- tamamen genç kuşaktan müzisyenlerle çalışmaya yönelmiştir. Biz bir şekilde tanışıyorduk; ben Divanî Baba'yla ilgili yazılar yazmış, söyleşiler yapmıştım kendisiyle. Çalışmak için KALAN Müzik'e geldiğinde ben işin koordinatörlüğünü üstlenen kişi oldum. Yurt dışında Emre Gültekin, burada Mustafa Kılçık, Hüseyin ve Ali Rıza Albayrak, Divanî Baba'nın yeğeni Feyzullah (Ürer) ve ben kolektif bir çalışma ortaya çıkardık. Bu adı geçen insanlar konserlerde, muhabbetlerde bir şekilde bir araya geliyordu zaten; "Hasbıhâl" albümüyle de gerçekten hasbıhâl etmiş olduk.

Hasbıhâl, bize bu buluşmayı, temayı anlatabilecek en güzel, en anlamlı kelime gibi geldi. Açıkçası, profesyonel bir grup olmak gibi bir amacımız olmadı; tam tersine, sohbet-muhabbet için vesile olan bir buluşmalar zinciridir bu. Gerekirse bir köy kahvesine de gidip çalıyoruz, bir derneğe de... Söyleşi yapıp ardından dinletiye geçebiliyoruz.Divanî Baba çok rahat başka bir şeyi de seçebilirdi ama bu yolu seçti; bizler de onun sayesinde o kadar çok şey öğrendik ki... Bu işin heveslisi insanlar da bu buluşmalar sayesinde birbiriyle kaynaşmaya başladı, daha sık hasbıhâl eder oldu. Bugün gelinen noktada, yapılan şey sadece müzikal değil, aynı zamanda öğretici, aydınlatıcı bir hâl aldı. Devamını Divanî Baba'dan dinleyelim isterseniz...

 –Dertli Divanî : Aslında Ulaş'ın söylediklerine ekleyecek fazla şey yok. Hasbıhâl'in kelime anlamı "söyleşmek, dertleşmek, karşılıklı sohbet etmek". Tabii bu "birbirine gönül bağı olan, birbirini sayan, seven ('yekvücut' deriz ya) sözü özü bir olan insanların kendi aralarında yaptığı muhabbet" anlamına geliyor. Zaten biz ister sahnede olalım, ister cemevi ya da herhangi bir yerde buluşalım insanlarla orada hasbıhâl ediyoruz. Projedeki hiç kimse topluluğun üzerinde değil; ne ben ne Ulaş, ne diğerleri... Ayrı gayrımız yok. Bizim kendi aramızda birbirimize karşı verdiğimiz bir söz var, bir gönül bağımız, ikrârımız var. Ayrıca bu kadro bir müzik grubundan ibaret değil; “anca bir kanca bir” anlayışıyla oluşmuş 15 kişilik bir çekirdek kadromuz var. Bu 15 kişinin içinde; On İki Hizmet'i, Balım Sultan Muhabbeti’ni yürütecek, Alevi-Bektaşi felsefesinin bilimsel yönleri konusunda seminerler verebilecek ve aynı zamanda profesyonel anlamda da konserlere çıkabilecek ekipler var. Bu ileriye yönelik birliktelik, çoğalarak devam edecek.

–“Hasbıhâl” projesi eğitim ve yayılma perspektifiyle hareket eden bir platformdur, diyorsunuz. Peki, Hasbıhâl projesinin yaşadığımız döneme dair sözü şudur; diyebilirmisiniz ?

–Dertli Divanî: Şimdi, bir defa Türkiye ve Avrupa’daki Alevi örgütlülüğüne bakıyoruz; bir taraftan çok bağnaz, tutucu bir Aleviliğe yöneliş var, bir taraftan asimilasyon politikasına çanak tutma eğilimleri var. Oysa Alevi-Bektaşi inancının “serçeşmesi” ve “pîri” dediğimiz Hacı Bektaş Veli’nin dünyaya bakışında ırk, dil, din, renk, mezhep, cinsiyet ayrımına yer yok. Hiçbir ırkın bir diğerinden üstünlüğü, hiçbir milletin bir diğerinden yüceliği söz konusu değil.  
            Son zamanlarda Alevilik sadece Türklüğe özgü bir inançmış gibi lanse ediliyor.
Örneğin, Cem Vakfı’nın Ankara Kapalı Spor Salonu'nda adı Alevi katliamlarına karışmış Türk-İslâm sentezcileriyle birlikte yaptığı cem töreni, insanın kafasında çok büyük soru işaretleri bırakıyor. Bundan yıllar öncesinde birtakım şeylerin altyapısı oluşturuldu; hükmedenler ve medya tarafından Alevilerin doğal lideri olarak bazı kişiler gösterildi... Sistem kendisiyle barışık bir Alevi toplumunu bu kişiler tarafından yaratmaya çalıştı ve çalışıyor. Bunlar, süreç içerisinde bizleri ciddi anlamda rahatsız etti. Kişi olarak hem bir ozanlık vasfım var hem de Alevi-Bektaşi kültürünün içinden gelen, bunu yaşayarak öğrenen bir kişiyim. Bu geleneğin özü insan ve doğa sevgisi kadar, haksızlığın her türlüsüne karşı bir duruşu da temel alır. Topal karınca misali bu çerçevede sağlam bir duruş sergilemek, insanlık yolunda büyük bir hizmet anlamına geliyor. Arkadaşlarımızla da aynı duyguları taşıyoruz. Gerçeklerin, bilgelerin yanında bizler neyiz? Zerre bile değiliz. ‘’Altım üstüm kaç kuruşluk?’’ diyorum ya, biz oyuz. Kendimizi dev aynasında gördüğümüz yok. Doğru şeyler yapmaya çalışıyoruz. Yaşamış olduğumuz süreç içerisinde değerlerimizden sapmayacağız. Biz bu yola baş koyduk.  Televizyonlarda adam “sanatçıyım” diye ortaya çıkıyor, okuduğu eserin kime ait olduğu sorulduğu halde söylemiyor. Oysa sorulmadan söylemesi gerekir. Bu eser sahibi ben de olabilirim başka bir ozan arkadaşım da olabilir, bu adamın ismi diken mi ki ağza alınmayacak? Söylemeyeceksen niye okuyorsun onun yazdıklarını?

Bu tür haksızlıklar bizi ciddi anlamda yaraladı ve en sonunda dedik ki; “Biz birbirimizle hasbıhâl edeceğiz.” Sahneye çıktığımız zaman halk da o hasbıhâlin içerisinde. Bütün bu kirlenmişliklere, sanatsal ve düşünsel anlamdaki olumsuzluklara duruşumuzla cevap vereceğiz. Yaptığınız şeye en başta kendiniz saygı duyacaksınız. Türküler kadar arı ve duru olamıyorsak, en azından samimi olalım, dürüst olalım, herkesin emeğine saygılı olalım, herkesin hakkını verelim, yaşatalım. Yaşayan o kadar önemli âşık-ozan var ki, yaşadığı süre içinde hiç kimse tarafından anılmamış, bilinmiyor. Ancak dünyadan gittikten sonra adına konserler düzenleniyor, etkinlikler yapılıyor... Bunlar duygu sömürüsünden başka bir şey değil.Ve biz bunları arkadaşlarımızla konuştuk; öyle bir birliktelik olsun ki, üç yıl birlikte olup popüler olduktan sonra herkes birbirinden kopup yollarını ayırmasın. Başından son nefesimize kadar... Bu topluluğun içerisine girdikten sonra ölmek var, dönmek yok. Ha, yaşam koşulları değişir, kişi özel durumundan dolayı topluluk içerisinde yer alamayabilir; bu ayrı bir şey. Ama kişisel sürtüşmelerden dolayı hiç kimsenin bu topluluktan kopma gibi bir hakkının olmadığını konuştuk; bu şartı koyduk birbirimize.

–Proje ne zaman ortaya çıktı?

–Ulaş Özdemir: Uzun bir süredir bir aradayız aslında. Ama bu oluşum iki üç yıllık. Şöyle diyebiliriz; bu bahsedilen kadronun bir kısmı Türkiye’de, bir kısmı da Avrupa’da (Almanya’da). Almanya’da da çok ciddi bir ekip var seminerlere, cemlere giden; Divanî Baba gittiğinde On İki Hizmet'i orada kuruyorlar. Yani hemen bir araya gelebilecek bir kadro var orada da. İnsanların farklı meslekleri var hayatlarını kazandıkları; bu işi gönüllü olarak yapıyorlar. Gönül birliği zaten, başka bir açıklaması yok bunun.

–Yaşadığımız memlekete, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere baktığınızda Hasbıhâl'in etkilerini, bıraktığı izleri görebiliyor musunuz? Ne gibi yansımaları oldu bu projenin?

–Ulaş Özdemir: Bir kere çok önemli bir şey var Divanî Baba’nın söylediği; mesela büyük bir konser de olabilir, herhangi bir dernek, kahvehane buluşması da olabilir, hem çalacağız hem konuşacağız. Biz oraya gittiğimizde on - on beş kişi gidiyoruz; hem konuşuyoruz, anlatıyoruz hem de insanlar anlattığımız şeye canlı canlı, yaşayarak tanık oluyorlar (birbirimizle ilişkilerimizi, kadın-erkek hep birlikte coşup söyleyişimizi, ...); anlattığımız şeyin yaşamdaki karşılığını görüyorlar. Bu, çok önemli bir şey.

Ama sonuçta, bir şeyleri bir şeylerle kıyaslamak gibi bir niyetimiz yok. Bazı sanatçılara, bazı projelere tepki olarak doğmuş bir proje değil bu. Kendimizi geliştirdiğimiz bir süreç; hem öğrenme hem de yaşama geçirme süreci. Alevi-Bektaşi yolunun kurallarıyla ilgili hepimiz her gün yeni bir şey öğreniyoruz. Ama bu, dünyadan kopma, sadece dervişâne yaşama anlamına gelmiyor; insanlarla, cemaatlerle muhabbetler yapıyor, bir şeyler aktarıyor, bir şeyler öğreniyoruz; her gün yeni insanlar kazanıyoruz. Özellikle gençler –hatta çocuklar- çok ilgi gösteriyor bu muhabbetlere. Başka bir şeyin mümkün olduğunu da düşünüyoruz; bunun için herkes elinden geleni yapıyor.

Mesela, hafta sonları Urfa, Adıyaman gibi yerlere konserlere gidiyor, birkaç konseri birbirine bağlıyoruz; yakın çevrelerdeki insanlara da haber veriyoruz. Örneğin Adıyaman’a bir konsere gideceğiz, ertesi gün de Gölbaşı’ndayız; Adıyaman’ın yakınında bir köy varsa, uğruyoruz muhabbet için. Divanî Baba’yla Adıyaman yakınlarındaki bir Kürt Alevi köyüne gittik, çok şaşırdık: Belki elli yıldır, altmış yıldır o köyde sazlı sözlü bir muhabbet yapılmamış. Konsere gideceğiz, vaktimiz yok, yarım saatliğine uğradık aslında. Küçücük bir odaya oturduk, çalıp söyledik, muhabbet ettik... Sanki başka bir dünyaya girmiş gibi olduk. Gençler pek yoktu, çoğu yaşlı insanlardı; oradaki ortamı görünce dedik ki; “Bu insanlar bu dünyayı yaşayamıyorlarsa, kültürlerinden uzaklaşmışlarsa, bunu yaşamak istiyorlarsa...” Yaşlıların gözlerinde o isteği, duyguyu görmek bizleri çok etkiledi, duygulandırdı. Ve bundan sonra da mümkün olan, ulaşabildiğimiz her yere gitmek, o muhabbet ortamlarını kurmak, insanlarla daha çok hasbıhâl etmek gibi bir derdimiz var. Çünkü antika bir şeymiş gibi bakılıyor bu kültürlere, bitmiş, tükenmiş... Var olan son kırıntılar gibi görülüyor. Hâlbuki öyle değil; yaşama geçirmek çok zor değil.

–Bugün cemler nasıl yürütülüyor? Bugünün insanı tarafından nasıl algılanıyor? Nedir gözlemleriniz?

–Dertli Divanî: Anadolu Alevi-Bektaşi inancında üç ana inanç kurumu var (bu üç ana inanç kurumunun kendi içinde yolu yorumlayışı -öz itibariyle farklı olmasa da- farklı farklıdır):

1) Babaganlar: 1551 yılında Sersem Ali Dedebaba'dan itibaren (Kanuni'nin Hacı Bektaş Dergâhı'na atadığı kişi) başlayan bir sürektir. Baba, Halifebaba ve Dedebabalar kendi aralarında demokratik bir seçimle atanıyor. Ne yazık ki; Babagan Kolu bugün kendi arasında birkaç parçaya bölünmüş; süreğin dört dörtlük işlediği söylenemez. Kendi içlerine kapanmışlar, üyesi olmayanların onların yaptığı görgü ya da birlik cemine girme şansı yok. Hele hele gençliğe yönelik bir projeleri yok diyebiliriz. Oysa Edip Harabî gibi, Hilmi Dedebaba gibi, Genç Abdal gibi bilge âşıklar, ozanlar da o kolun içinden yetişmişler. Balkanlarda Bektaşiliğin yayılmasında önemli rolleri olmuş.

2) Dedegânlar: 12 İmamlar'ın soyundan geldiklerine inanılan ya da inanan insanların temsil ettiği koldur. Dedeliğin babadan oğula intikal etmesi anlayışına dayanır. Bu anlayışın getirmiş olduğu bir olumsuzluk var; kişi bugün "ben falan ocaktanım" diye dedelik yapmaya kalkışıyor ve sayıları da gün geçtikçe artmakta. Yola lâyık olmasa da, bilgi sahibi olmasa da kulaktan dolma bilgilerle dedelik yapıyor, topluma hükmediyor, saygısızlık yapıyor ve dolayısıyla insanları kendisinden uzaklaştırarak yola da zarar veriyor. Anadolu'da "ocak" sistemi dediğimiz Dedegân koluna bağlı birçok yerde Alevilik konusunda yol süreği ne yazık ki neredeyse sıfır noktasına gelmiş durumda.

3) Çelebiler: Hacı Bektaş Veli'nin soyundan geldiğine inanılan ve o geleneği bugüne kadar devam ettiren koldur. Hacı Bektaş Veli'nin ünlü bir sözü vardır; "Belimden gelen değil, yolumdan gelen evlâdımdır." Bu sürekte bir kişinin dede olabilmesi için illâ ki dede soyundan olması, ocakzâde olması şartı yok. Halkın iradesinin tecelli ettiği, halkın sevip saydığı, bağrına bastığı kişi, Mürşid’in (Postnişin) onayı ile kişi dedelik yapar. Bu sürekte yol kesintiye uğramamıştır. Mesela bizler yüzyıllardır bu geleneğin içindeyiz. Sadece benim bugüne kadar sorumlu olduğum, hizmet yaptığım (başta Urfa-Kısas, Maraş-Nurhak, Adıyaman, Antep, Konya-Beyşehir, Eskişehir) bölgelerin dışında da Serçeşme Pîr Dergahı'na, Çelebiler Kolu'na bağlı olan bütün bölgelerde hâlâ gelenek devam etmektedir; antika değildir On İki Hizmet. Sekiz-on yaşında çocuklar çıkıyor; cemde On İki Hizmet'i dört dörtlük yapıyor. Her evde, bakıyorsun bir bağlama var. Yani gelenek hâlâ oralarda devam ediyor; nerede yaşarsak yaşayalım "üç can bir cem" anlayışıyla bu sürekte On İki Hizmet yürütülüyor. Kesintisiz, yılda bir İkrâr ve Görgü cemleri yapılıyor. Geçen, Maraş Nurhak'a gittiğimizde orijinal bir Görgü Cemi yaptık (hatta Erdal Erzincan, Tolga Sağ, Muharrem Temiz, ben, Ulaş, Mustafa vardık); Su TV çekti, "Görgü Cemi" diye yayınladılar. O kadar çok telefon geldi ki "böyle bir şey hâlâ var mı?" diye.

Her gittiğim etkinlikte, seminerlerde yeri geldiğinde anlatıyorum. Maraş'ta, Urfa'da, Konya Beyşehir'de, Adıyaman'da, Amasya'da, Tokat'ta, Ordu, Fatsa, İstanbul ve Anadolu’nun daha birçok bölgelerinde, dergâha bağlı olan yerlerde bu gelenek yüz yıllardan beri sürüyor. Antika değil yani. Bunu biraz daha yaymak, altyapısını iyi oluşturmak, öze yönelmek gerekiyor. Bu konuda bizim Hasbıhâl projesinin şöyle bir derdi var: geleneğin unutulmaya yüz tuttuğu yörelere gidip bunu tekrar canlandırmak. Bir köye gidip muhtara konuk oluyoruz; "Bu köy Alevi mi? Cem yapılıyor mu buralarda? Millet nerede şu anda? Kahvede mi? O zaman bir anons yap, çağır milleti, bir hasbıhâl edelim." Orada hemen toplanıyoruz, önce sazları ele alıp, güzelce bir milleti coşturuyoruz; ondan sonra da bu şekilde konuşuyoruz; "Bizden sonraki çocuklarımızın hali ne olacak, bir düşünün, çok mu zor bir şey bu?" diye. "Sizin ibadet anlayışınızda cami kültürü yoksa buna inanmak zorunda değilsiniz. Sizin kendi öz inancınız, ibadet anlayışınız bu; bunu yaparken de sizin hiçbir işinize gücünüze engel olunmuyor. İnsanların bir araya gelmesi, birbirine sevgi saygı bağının pekişmesine vesile oluyorsa (ibadetin özü temizlikse, bir anlamda her türlü kötülükten arınmaksa) biz bu kültürden, gelenekten bir kötülük görmedik, niye kopalım?" Biz insanlara bunları anlatıyoruz ve çok da olumlu sonuçlar alıyoruz.

–Ulaş Özdemir: Büyükada'da da gördük örneğini; oradaki cemevi Cem Vakfı'yla aynı dönemde ('92'de) açılmıştı. En eski cemevlerinden bir tanesi ve çok güzel. Ben hiç gitmemiştim, hayretler içinde kaldım. İnsanlar büyük özverilerle, emeklerle yapmışlar orayı; cem yapılmıyor. Belki de ikinci ya da üçüncü cemdi bizim yaptığımız. İhtiyaçları var insanların aslında...

Divanî Baba özellikle bu tür yerleri seçiyor, gidip oradaki insanlara On İki Hizmet'i, Görgü Cemi'ni öğretiyor, insan yetiştirip dönüyor yaşadığı yere. İlk başta Divanî Baba anlatıyor bu hizmetlerin gerekliliğini, nasıl yapılacağını, yolun kurallarını, cemlerde uygulanması gerekenleri, ondan sonra insanlar çalışa çalışa öğreniyorlar. Şimdi mesela Büyükada'da bu başlayacak. Onun için bir tohum atılmış oldu, insanlarda o coşku, o duygu var.

–Bir suskunluktan bahsediyorsunuz; "ölü toprağı serpilmiş birçok yere" diyorsunuz. Bunun evveliyatı nedir, ne zamana, hangi tarihsel olaylara dayanıyor bu?

–Ulaş Özdemir: Divanî Baba çok daha iyi anlatır da o süreci; Sivas Olayları'ndan sonra bir kere çok ciddi bir Alevi örgütlenmesi var. Fakat bu örgütlenmenin yarattığı bir paradoks var: Alevi örgütlenmesi Alevilerin sosyal kültürel ihtiyaçlarını mı karşılayacak, inançsal ihtiyaçlarını mı? Şimdi burada çok ciddi bir problem çıktı. Bu dernekler sayesinde bugüne kadar hiç cemevi olmayan yerlere cemevi yapıldı. Fakat bu dernekler sosyal, kültürel işleve sahipken, inançsal boyuta da el atmış oldular. Ve çok ciddi bir çıkmaza girildi. Dolayısıyla, bugün çoğu şehirlerde açılan cemevlerini şöyle bir tehlike bekliyor: hepsinin camiye dönüşme tehlikesi var. Bu açıdan da çok ciddi bir çıkmaz var şu anda. Aslında çok ciddi kurumları var Aleviliğin; bütün sorunlarını gündeme getirebiliyorlar, her yerde konuşuluyor, gizlisi saklısı kalmadı. Bu kurumlar inançsal temelde bir fayda mı sağlıyor, yoksa cemevlerinin n'olacağı düşünülmüyor mu, orada çok ciddi bir çıkmaz var. O çıkmaz da çözülmüş değil. Divanî Baba daha iyi anlatır...

–Dertli Divanî: Cem Vakfı'nın organize ettiği cemler bize göre gerçek cem değil. Bunlar tamamen toplumun bu konuda gösterdiği duyarlığı çıkarı adına kullanmak isteyen insanların organize ettiği şeyler. Bugün Aleviliğe gerçekten inanmış ve hizmet anlayışı içerisinde olan kişiler ayrı, onlara saygım sonsuz. Ama hâlâ bu kurumların etiketleri sayesinde bir yerlere gelme çabası içinde olanlar varsa -ki büyük bir çoğunluk öyle- rahatsız olduğumuz nokta bu bizim. Geçmişte başka yollarla arzusuna muvaffak olamayan birtakım insanların -bugün Aleviliğin gündemde olması sebebiyle- bunu kullanarak bir yerlere gelme çabası içinde olması bizleri endişelendiriyor.Her tarafta mantar gibi derneklerin kurulması, 2 Temmuz Sivas Olayı'na rastlıyor. Gerçekten de bu, duygusal bir örgütlülük. Daha örgütlülük bilinci gelişmemiş. Adam sanki padişah olacak; iktidar-muhalefet kavgası gibi sürtüşmeler yaşanıyor derneklerde. Öğretide böyle bir şey yok; bu bir hizmet yarışıdır. Sen bir dönem gelirsin, birikimlerini aktarırsın; yorulduğunda ya da halk seni istemiyorsa, yine halkın hizmetçisi olarak hizmetin bir yerinden tutarsın ama sorumluluğu başka insanlara bırakırsın. Bu anlayış hâkim olmadıktan sonra bu yolun yolcusu olunmaz; Alevi de olunamaz. Dernekler, kendilerini sanki kendini inancı temsil eden kurumlar gibi görmeye başladılar. Hâlbuki öyle bir şey yok; Alevi-Bektaşi inancının serçeşmesi Hacı Bektaş Veli'dir. Bugün Hacı Bektaş Veli'den sonra otuz ikinci postnişin sahibi Veliyeddin Ulusoy'dur. Bu, güneş gibi ayan beyan ortadadır; başka çevreler de mesela nerenin baş olduğunu biliyorlar. Ve sürekli Veliyeddin Ulusoy'u bir yerlere davet ediyorlar, görüşmek istiyorlar, falan filan... Bir Muharrem sohbeti oluyor, bütün televizyon kanalları (TRT'den tut TGRT'ye kadar) "konuk etmek istiyoruz" diye telefon üstüne telefon ediyorlar. Bu kişi geçen sene hiçbirini kabul etmedi mesela. Yolunu şaşırmış bir topluluk var, bazı kurumlar da bunu kendi menfaatine göre kullanmak istiyor. Ama “Aleviyim”  diyen herkesin bir gönül bağı var; Hacı Bektaş Veli bu yolun pîridir hepsine göre; dolayısıyla Veliyeddin Ulusoy'a saygıda kusur etmemeye özen gösteriliyor.

Kısacası inancın da örgütlenmesi gerekiyor. Bu inancın başı da serçeşmeyse, yani Hacı Bektaş Veli ve o gelenekse, o zaman inancı temsil eden makam orasıdır. Dernekler sadece Aleviliğin sosyal ve kültürel yönü ile müzikal anlamdaki birtakım aktivitelerini yapabilir; onun dışında kendini aynı zamanda inancın temsilcisi gibi görürlerse çok uzun ömürlü olamazlar.  Önü sonu sağlıklı bir merkezde bir araya gelineceğine inanıyorum. Geçmişteki ocakların ve Serçeşme Pîr Dergahı’nın çağa uyarlanıp yeniden örgütlenmesi zaruridir. Ben o umudu taşıyorum. Ama bu olacak diye de oturup bekleyemeyiz; bu tür şeylerin oluşmasına en azından bizim de bir katkımız olsun düşüncesinden yola çıktık, biz de topluluk olarak bu faaliyetleri yapıyoruz. Bir yönüyle de o noktaya en azından hizmet ettiğimizi düşünüyoruz.

– Alevilik İslâm içi midir İslâm dışı mı tartışmasına siz ne diyorsunuz? 

–Dertli Divanî: Cavit Mürtezaoğlu anlatıyor, Serçeşme dergisi için yapılan bir röportajda: Nasreddin Hoca'ya sormuşlar; "Hocam, yattığında sakalın yorganın içinde mi kalıyor, dışında mı?" diye. Daha önce böyle bir şey aklından geçmediği için şimdiye dek fark etmemiş bile Nasreddin Hoca. Şaşırmış, demiş; "Valla bilmiyorum ama bir bakayım bu gece." Akşam yatağa girmiş; sakal yorganın içinde kalıyor, huzursuz olmuş, dışına çıkarıyor, rahat edememiş. Sabaha kadar uyuyamamış Nasreddin Hoca. Sabah olmuş, demişler; "N'oldu hoca, uyurken sakalın yorganın içinde mi kalıyormuş dışında mı?" "Ulan vicdansızlar, Allah sizin belanızı versin. Benim bugüne kadar öyle bir meselem yoktu, yattığımda sakalım içerde mi kalıyor, dışarıda mı, hiç fark etmemiştim. Aklıma bir şey düşürdünüz, sabaha kadar uyuyamadım." diye cevap vermiş. Aleviliğin İslâm içi, İslâm dışı tartışması da kasıtlı bir tartışma. Alevilik kendine özgü bir inançtır. Ben bunu dinler üstü, kültürler üstü görüyorum. Anadolu'daki bütün gelenek ve göreneklerden etkilenmiş, bütün dini inanç biçimlerinden izler taşımakta. Şunun içinde, şunun dışında demek kadar yanlış bir şey olamaz. İslâm inancından da motifler almış (bir defa Hak, Muhammed, Ali dediğimiz üçleme, 12 İmam inancı, Kerbelâ-Hüseyin olayı...); bunlar olmadan nasıl Alevi oluyorsun ki? Her şey bunun üzerine inşa edilmiş ama onun öncesinden de gelen bazı inançların etkileri olmuş. İllâ bir şeyi bir şeyin içine yerleştirmek ya da tersine bir şeyden soyutlamak yanlış olacaktır; bu çok saygısızca, sinsice yapılmış bir şey; çok sakat.

Cem Vakfı'nın bu konudaki politikalarına gelince; ben iki yıl öncesine kadar bu konuda fikir beyan etmiyordum. Niçin? Bekledim ki, İzzettin Doğan insafa gelir; "Bu kadar toplumun sorumluluğunu, vebalını, günahını ben sırtıma almayayım, Aleviliğin özüne, ruhuna uygun adım atayım." diye düşünür belki dedim. Oturduğum yer, makam bunu gerektiriyordu; ben bir Dertli Divanî olarak bu konuda fikir beyan etmek istemiyordum, kazanılması gerekir diye düşünüyordum. Bugün açıktan konuşuyorum: İzzettin Doğan gerçekten Türk-İslâm sentezcileriyle birliktedir. Bu çok net bir şekilde ortaya çıktı. Ve halk da artık bunu biliyor. Ankara'da Namık Kemal Zeybek'le ve onun dışındaki birçok kişiyle birlikte yaptıkları cem her şeyi ayan beyan ortaya koymaktadır. Cem, arınma yeridir; cem olma sadece bir araya gelmek anlamına gelmiyor, gönüllerin de birlendiği yerdir orası. Gönlünün bir olmadığı bir insanla nasıl cem tutarsın? Böyle bir şey var mı? Kalkıp Mevlevî semahını da cemde icra etmenin bir anlamı yok. Ne yapmaya çalışıyorsun? Yüzyıllara dayanan bir geleneği nasıl bu kadar rahat değiştiriyorsun? Bu hakkı nereden aldın? Bu yetkiyi sana kim verdi? Alevi-Bektaşi inancını, toplumunu yok etmeye yönelik bir şeydir bu.

–Samanyolu TV'de de cem yayınları oluyor...

–Dertli Divanî: Hah, unuttum. Mesela her Perşembe Cem TV Cem Vakfı'nın cemini yayınlıyor. Ben ilk defa geçen hafta oturdum, bunların cemini izleyeyim dedim. Kendi kendime söz verdim tahammül edip izlemeye. Oturdum, izledim.  Tek kelimeyle rezalet... Kadınlar ayrı safta, erkekler ayrı. O zaman camiye git. Niye cem yapıyorsun? Cemevine girdiğiniz zaman orada cinsiyet diye bir şey yok ki. Can var, kadın-erkek diye bir olay yok zaten. Eşlerin haricinde herkes birbirinin anası, babası, bacısı, kardeşidir. Sen orada nefsi tamamen yok edeceksin. Kadınların başı bağlı. Bu hangi zihniyetin ürünü? Niye bunu yapıyorsun? Öyle bir şey yapma hakkını sana kim veriyor? O zaman cem yapma kardeşim. Her adım başı cami var, git o zaman camiye ibadet et...

–Ahmet Koçak : Cemevlerinin bugünkü işlevi, geçmişteki işlevi, demokratik kitle örgütlerinin işlevleri... Herkesin öncelikle kendi işini yapması gerekiyor diye düşünüyoruz biz. Kitle örgütünün işi dedelik yapmak değildir, mürşitlik yapmak değildir. Keza, mürşidin görevi de kitle örgütünün başına geçip orada yönetici olmak değildir. Herkes kendi işini yaparsa yapmak istenen şeyler daha düzgün olur. Fakat görünen o ki, bugün vakıfların, demokratik kitle örgütlerinin hepsinin çıkış nedeni -Dede biraz orada ifade etmeye çalıştı- siyasal kaygılar. Geçmişte falanca siyasi yapı içerisinde ya da bir siyasal oluşumun içerisindedir; o onu tatmin etmemiştir, kendisini ifade edememiştir; bugün geldiği nokta başka bir şeydir. Alevilik prim yapıyor şimdi -yakın zamanda Kürtlük prim yapıyordu; insanlar Kürt siyaseti üzerinden kendini ifade etmeye çalıştı- bugün insanlar Alevilik üzerinden kendini ifade etmeye çalışıyor.

Kendine "demokratım, ilericiyim, solcuyum" diyen kişiler şunu bilmek zorunda: Kültürlerin ve inançların özerkliğini, özgürlüğünü savunmak lâzım. Hiçbir kültürün hiçbir kültüre üstünlüğü yok. Hiçbir inancın hiçbir inanca üstünlüğü yok. Biz -dünyayı bir bahçe olarak algılarsak- bu bahçedeki bütün çiçeklerin yeşermesi ve yaşaması gerektiğini düşünüyoruz. Hasbıhâl olarak da kendi aramızda böyle hasbıhâl ediyoruz. Birbirimizle konuştuğumuz zaman coşuyoruz, o aşkı yakalıyoruz. Biz diyoruz ki, bu aşkı birlikte yaşadığımız tüm insanlara verelim; bütün çiçeklerle birlikte olursak mutlu oluruz diye düşünüyoruz. Ben kendi inancımı bir başkasına dikte edersem bu insanı kıracağımın bilincinde olmalıyım. Herkes kendi yerinden işini yapsın, bizim vermeye çalıştığımız mesaj da budur. Türkülerimizle, deyişlerimizle, sohbetlerimizle bunu vermeye çalışacağız. Yoksa kimsenin makamında gözümüz yok. Fakat birileri bize karşı kin besliyorsa, bile bile bizi asimile etmek istiyorsa, ayağımıza kurşun sıkmaya çalışıyorsa, bunun karşısında duracak kadar da ham salak değiliz. İşin özü bu: herkes işini yapsın.

Demokratik kitle örgütlerine diyoruz ki; "Arkadaşlar, siz bu işin demokrasi mücadelesini verin." Alevi toplumu 800 yıldır Anadolu'da ezilmiş (aslında ezilmişlik tarihi Hüseyin'le birlikte başlıyor ama Anadolu'da 800 yıldır eziliyoruz). 800 yıldır yok sayılıyoruz. Bunun demokrasi mücadelesini versin kitle örgütleri. Dedelere de diyoruz ki; "Siz de siyasetle çok haşır neşir olmayın, işiniz bu değil." Bilim işini bilim insanımız yapsın, siyaset işini siyaset, din işini dedeler... Hepsi birbirine girince sapla saman birbirine karışıyor, işin içinden çıkamıyorsun. Herkes işini yaparsa çok daha düzgün olur. Türkiye'de bizim dışımızda, Alevilerin dışında bir sürü inanç, kültür var (Süryaniler, Ermeniler, Çerkezler, ...); azınlıkların haklarını savunmak (neyin azınlık neyin çoğunluk olduğu da tartışılır; bir ülkede yaşayan "falanca kültürüm" diyen bir kişi bile olsa, o kişinin hakları savunulmalıdır, diye düşünüyoruz) önemli bizim için. O yüzden Hasbıhâl sıradan bir müzik topluluğudur, diye düşünmek gerekmiyor. Çok büyük bir misyon da vermek istemiyoruz kendimize ama ciddi, muhalif bir duruşumuzun olması gerektiğini de düşünüyoruz. Hasbıhâl'ın böyle bir dünya görüşü de var. Belki bunu derneklerin yapması gerekiyor; belki inanç birimi dediğimiz kurumların yapması gerekiyor. Hasbıhâl bunları yaptığı sürece (konser, söyleşi, seminer, ...) birileri diyecek; "Belki de işin doğrusu budur..." Bu anlamıyla bir hizmet yaparsak ne mutlu bize. Kim bilir, Hasbıhâl belki bir Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu'yla da hasbıhâl eder.

–Dertli Divanî: İki topluluk birlikte bir şeyler yapalım. Ne güzel olur... Çok doğru bir duruşunuz var; ben gönülden destekliyorum, seviyorum, zevk alıyorum yaptıklarınızı izledikçe.

 

–Projeleri bir platform gibi değerlendirmek ve bu platformlara olabildiğince çok insanın katılımını sağlamak, ortak projeler de yapabilmek... Biz de gönülden isteriz.

 “Urfa” dendiği zaman çok kültürlü, farklı inançları bünyesinde barındıran bir şehir akla geliyor. Urfa’daki Alevi-Bektaşi kültürü, müziği, edebiyatı hakkında bilgi verebilir misiniz?

Urfa’da üç Alevi-Bektaşi köyü bulunmaktadır. Bunlar; Kısas, Sırrın ve Akpınar’dır. Kısas;Urfa merkeze 12 km.uzaklıkta, nüfusu dört binin üzerinde ve şu an belde olan en eski yerleşim yerlerinden biridir. Akpınar Köyü; 1948 yılında toprak reformu nedeniyle Kısas’tan göç edenlerin yerleştiği, Diyarbakır yolu üzerinde, merkeze 27 km.uzaklıkta, 65 haneli bir köydür. Sırrın; eski bir yerleşim yeridir; şu an Urfa’nın bir mahallesidir. Bu üç yerleşim biriminde de Alevi-Bektaşi inancı bütün yönleriyle, kesintisiz devam etmektedir.
Kısas,  tarihte Xseos- Ksaus-Aksas olarak değişik isimlerle bilinmektedir.
Urfalı Ermeni tarihçi Mateos Vakayinâmesi’ndeKısas’tan (Ksaus olarak geçiyor) şöyle bahseder (1065-1066 yılları); “ Zalim ve kana susamış Salar-ı Horasan, tekrar Urfa memleketine geldi ve Çalap (Kısas yakınında bir köy) üzerine yürüdü. Oranın halkını kılıçtan geçirdi, sonra da Ksaus denilen yere gelip karargah kurdu.” Yaşlı kuşakların dilden dile aktardıkları bir bilgi de şudur: Kısas’a Horasan’dan gelip ilk yerleşen Seyit Ahmet’tir. Daha sonraları sevenleri ve akrabaları gelmiş. Yine Saları Horasan’ın kumandanlarından olduğu tahmin edilen Harzem beylerinden Şah Muhammed ve kızkardeşi Fatma Kısas’ta şehit düşmüş. Türbeleri Kısas ‘ta bulunmaktadır.

Kısaca tarihine de değindiğimiz bu üç yerleşim biriminde Alevi-Bektaşi müziği ve edebiyatı gerçekten de oldukça eskiye dayanıyor. Türkiye’nin birçok bölgesinden müzikal anlamda daha zengin bir yer. İçe kapanık yaşamış, çok eza cefa çekmiş ama bugüne kadar tüm değerlerini muhafaza etmeyi de başarmış.

Cemlerde, onlarca melodi ardı ardına bağlanır, yediden yetmişe canlar hep birlikte deyiş ve duazları okurlar. Çok ustaca bağlama çalanlar varmış. Deli Kemal diye bilinen ve kulağı çok sağlam olan bir zat radyolarda bir deyişi bir kez dinler sonra onu cemde çalarmış. Deli Kemal’le dedem Ahmet Baba her yıl Hacıbektaş’a 17 gün birlikte yürüyerek giderlermiş. Bir defasında Sıtkı Baba ile dergâhta karşılaşmışlar; Deli Kemal Sıtkı’yı görünce utancından sazını kılıfından çıkarmadan samanlığa gizlemiş.

“Bugün seyre çıkmış hûblar sultanı
Teşrif etmiş bezm-i âlâ’ya bakın”

diye başlayan bu deyişi Sıtkı Baba dergahta doğaçlama söylemiş; Deli Kemal o an müziğiyle birlikte bunu hafızasına almış. Aynı müziği, Sıtkı Baba’nın da mürşidi olan A.Cemalettin ÇELEBİ’ ye ait;

“Ezel bahar yaz ayları doğanda
Akar derelerden sel yavaş yavaş”

diye başlayan Ali’den Medet adlı eserle 1989 yılında Divane Gönül adlı ilk albümümde okumuştum. Bizim cemlerimizde en çok Sıtkı Baba’nın deyişleri okunur. O deyişlerin gezgin aşık Deli Kemal tarafından yöremize taşınmış olması çok büyük bir ihtimaldir.

Bugün Kısas, Sırrın, Akpınar ve Urfa merkezde birer cemevi bulunmakta olup her Perşembe akşamı 12 Hizmet (cem) yürütülür. Deyişler, semahlar, duazlar coşkuyla icra edilir. Buraların Serçeşme’ ye, Pîr dergâhına bağlı olması, ‘yol’un kesintiye uğramadan bu günlere gelmesine vesile olmuştur.

Urfa, hoyratları ağıtları ve kendine özgü bir müzik yapısıyla bilinir. Bu üç Alevi-Bektaşi köyü ise müzikal olarak Urfa’dan çok farklıdır. Şüphesiz, bu bir zenginliktir. Bunu yaşatmak ve özüne dokunmadan geleceğe aktarmak bizlerin görevidir. Karınca kararınca bunları gün ışığına çıkarmaya çalışıyoruz.

–Ulaş Özdemir: Bence başka bir şey daha var. Sonuçta koskoca Harran Ovası’nda Kısas dışında başka bir Alevi yerleşkesi yok; aslında Kısas’ın dergâha bağlı yörelerle ilişkisi var. Divani Baba’nın babası, dedesi Gaziantep’te, Adıyaman’da cemler yürütmüşler.

Bunun dışında, Kısas toplumu çok içine kapanıktır. Bu yüzden dışarıdan gelmiş deyişler çok iyi muhafaza edilmiş. Her hafta düzenli olarak cemler yapılıyor. Cemin kendisi zaten 45-50 dakika sürüyor ama bunun öncesinde saatlerce Balım Sultanmuhabbeti yapılıyor. Ceme katılan insanlar burda okunan deyişleri ezbere biliyor ve karşılıklı coşarak okuyor.

Bizim yörede bu durum farklı. Bizde dedeler aynı zamanda zakirlik yapıyor ama burada toplum hep beraber deyişleri okuyor. Bu durum yüzyıllardır korunmuş. Bugün belki bazı makamlar icra edilmiyor. Divanî Baba’nın okuduğu “Haydar”ın mesela, çok eskilerde kullanılmış bir makamı (ezgi yapısı) var. Divanî Baba onu çocukluğundan, gençliğinden hatırlıyor. Bugünün zakirleri bunları bilmiyor olabilir. Divanî Baba’nın daha küçük yaşlarda kulağında kalmış eserler var. Bize de çalıyor söylüyor arada, çok enteresan makamları var; ve onlar bu şekilde orada kalmış. Büryânî Baba’nın kayıtlarını dinliyoruz, orada bazı makamlar var cemlerde falan kayıt edilmiş; gerçekten çok eski makamlara sahipler, bu çok net görülebiliyor. Bu da oranın içine kapanık bir toplum olarak yaşamış olmasından kaynaklanıyor. Kısas “yobaz” bir yer de değildir; aynı zamanda, çok muhabbetin, neşeli sohbetin de olduğu bir yerdir, Divanî Baba belki bize birkaç hikaye anlatır; o kapanıklığın içinde böyle güzellikler de var.

–Dertli Divanî: Evet, kendini okuyan kâmil insanlar, bilgeler ve Nasrettin Hoca gibi hazırcevap insanlar da var. Örneğin eskilerden Bakır Hoca çok güzel cura çalan, cemde zakirlik yapan bir insan. Yaşanmış ama fıkra gibi hikâyeleri var. Ruhu şâd olsun, bu insan Allah’la ortaklık yapıp tarla ekermiş mesela. Öyle celâlli bir adam ki; tarlayı ekip biçip harman ediyor. Gem (düven) ile dövdükten sonra sıra savurmaya geliyor. Rüzgâr esecek ki, adam harmanını savursun. Tahılın yarısını Allah’a ayıracak, götürüp fakir fukaraya dağıtacak; yarısı da kendine kalacak. Başlıyor savurmaya, rüzgâr bir o yandan bir bu yandan esince saman ve taneler ayrışamıyor, bir yana bitişip yığılamıyor. Bunun üstüne başlıyor Allaha karşı söylenmeye; “Yahu benim olduğu kadar senin de hakkın da var, şu rüzgârı doğru düzgün estirsene. Yoksa git ne halın varsa gör be!” diyerek, celâlleniyor. Harmanı darmadağın edip bırakıyor orada.

–Ulaş Özdemir: Kısas’la ilişkili olan, mesafe olarak da çok uzak olmayan birkaç yöre var; ilişkiler sürüyor hâlâ. Yıllık görgü cemlerine de geliyor insanlar. Divanî Baba Ankara’da yaşıyor ama hâlâ devam ediyor o ilişkiler. Örneğin, Nurhak Semahı’nın bugünkü haline gelmesinde Divanî Baba’nın çok emekleri var. Kendisi 18 yıldır oranın dedeliğini yapıyor.

–Dertli Divanî: Maraş-Nurhak, Adıyaman, Antep bölgesi ile dedem Ahmet Baba ve babam Büryani zamanından beri ilişkiler var. Bizde soydan gelen bir dedelik yoktur, Hacı Bektaş Dergâhı’nın vekili olarak bu hizmetleri yapmışlar. Dedemden sonra halkın iradesi babamda tecelli etmiş, mürşit tarafından da uygun görülmüş, babam yapmış. Babamdan sonra  gelenekler içinde  iyi yetişmiş olmamdan görev bana verildi. Sekiz kardeşin altıncısıyım, ailemizde küçüklerim de büyüklerim de en az benim kadar yolu yordamı bilir ve icra eder ama görevi bir kişi yapar. Babamın Hakk’a yürümeden iki yıl önce rahatsızlığı nedeniyle vekili olarak göreve başladım. Dünyadan göçüşünden sonra da tamamen bu hizmet benim üstüme kaldı.
Çok ağır bir yük, büyük bir hizmet; lâyık olmak zor.

Hayatım boyunca unutamayacağım bir anımı anlatayım size: Nurhak, Adıyaman, Antep bölgeleriyle eskiden beri gönül bağımız var. Ben 17-18 yaşlarımdaydım. Hacıbektaş’tan dönerken Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesine, oradan da Savran köyüne ilk olarak ziyarete gittim. Dedem bir zamanlar çok gidip gelmiş buralara. Küçük Koca diye 80 yaşında bir adam vardı, 104 yaşında Hakk’a yürüdü. Onlar cemevine “tekke” diyorlardı. Cemevinde oturuyoruz, çok kalabalık. Bu 80 yaşındaki Küçük Koca içeriye girince ben ayağa kalktım, çok cellâllendi; “Otur yerine” dedi. “Ben Ahmet Baba’ya geliyorum. Sen, beni ondan mahrum bırakma hakkına sahip değilsin.  Ahmet Baba’ya niyaz olacağım, sana değil...” O an tüylerim diken diken oldu. Ciddi bir sorumluluk istiyor bu iş. Oturduğunuz yere lâyık olacaksınız. Hayatımda aldığım en büyük bir dersti bu. Ondan sonra babamın yanından hiç ayrılmadım ve tamamen ‘yol’u öğrenmeye karar verdim.     

Maraş-Nurhak’a gelince:1960 yılının başlarında, Hacım Sultan Ocağı’na mensup olup dergâhtan icazetli olarak Ali Onbaşı (Ülger) Dede görgü cemleri için Nurhak’a gidiyor. O zamanlar; “Nedir bu gericilik?” diye gençler tarafından azarlanıyor, kovuluyor. Aradan 28 yıl geçiyor; bu arada ikrar ve görgü cemi yapılmıyor. Toplum yozlaşmaya başlıyor. Eski cem ortamında bulunanlar neleri kaybettiğini biliyor tabii… 10-12 kişi toplanıp kendi aralarında şöyle bir karar alıyorlar; “Hacıbektaş’a gidelim, postta oturan pîrimize, mürşidimize halımızı arz edelim. Bize, gençlerimizi de ikna edecek, solculuğu falan da iyi bilen bir dede gelsin -ki yolumuza gidelim, yolsuz kalmayalım” diyorlar. 1989 yılı sonlarında Postnişin Feyzullah Efendi’ye aşk-ı niyaz olup durumu anlatıyorlar. O da; “Size göndereceğim bir kişi var ama inşallah sağlığı elverir, gelir müşkülünüzü de halleder.” diye babamdan bahsediyor. Sonra babama bir mektup geldi; “Nurhak’a gidebilir misin?” diye. Babam ağır hastaydı, durumunu bildirdim. “O zaman sen gidemez misin?” dediğinde; “Himmet ederseniz efendim, eyvallah.” dedim.  Ve yola yolculuk başladı. 28 yıl aradan sonra Nurhak’a ilk olarak görgü cemleri için gittim. Son görgü ceminde 20 yaşında olan genç 48 yaşına gelmiş. Gel bu yükü taşı… Kolay değil, birkaç arkadaşla gittim. Tabii bin bir dereden su getiriyoruz. Sohbetler, muhabbetler derken yediden yetmişe canlar çok sevdi ve memnun kaldılar. Cem nedir, görgü nedir, anlatıyoruz… “Su nasıl bedeni her türlü kir ve kokudan arındırıyorsa, cem ve görgüler de manevi anlamda bizi kötülüklerden, arındırır, toplumda küskün dargın olmaz...” türünden örnek veriyoruz… Sevgi dolu Nurhak halkı, gerektiği gibi ‘yol’una sahip çıktı ve bu günlere gelindi. İlk 7-8 yıl, her mahallede birer gün kurban kesilirdi. Gençlerle ayrı, yaşlılarla ayrı sohbet ve muhabbet ederdik. Muhteşem bir toplumsal birlik ve beraberlik oldu.
Nurhak cemlerinde âşıkların çalıp söylediği deyişlerde de bir yozlaşma vardı. Buna ilk etapta müdahale etmedim, daha sonra bunları halkın onayıyla düzene koyduk. Semahları çok güzel çalıp okuyorlar ama daha ziyade Sünni kültürünün etkileri görülüyordu.

Örneğin, Nurhak Semahı’nın başında;

“Salli ala Muhammed ve selluni teslima, ( secdeye varılıyor)
Muhammed’e salavat (doğrulunuyor)
Allahumme salli salli ala Muhammed” (ayağa kalkılıyor)

Sonra da,
“Dünü günü arzumanım Kerbela, ( derken semaha başlanıyor)
Yanalım Şah imam Hüseyin aşkına…” deniyor.

Baktım bu semahta müzikal olarak muhteşem bir şey var ama belli ki baş tarafı baskın kültürden ithal edilmiş. Yıl 1999 sonları... “Serçeşme” albümümün hazırlığı içersindeyim. Hep Kısas yöresinden olmasın, Nurhak’tan da bir şeyler olsun istedim. Bu yöreyi de iyi keşfedip, kültürünü özümsedim. Sonra bir gittiğimde Nurhaklıları cemevine topladım, dedim ki; “Canlar, Nurhak Semahı’nı yeni yapacağım kasete okuyacağım ama sizin buna ruhsat vermeniz gerekiyor. “ Nasıl olur, ne haddimize, hepsi sizindir.” dediler. Ben de; “olmaz, bu işin ahlâkı böyledir.” dedim. “Yalnız sizin okuduğunuz sözler Alevi inancını yansıtmıyor. Belli ki bunun özü bu değil.”

 Bakın ŞAHİ ‘ye ait bir deyiş var;

“Kurbanlar tığlanıp gülbenk çekildi
Gaflet uykusundan uyanageldim
Dört kapı sancağı anda dikildi
Üryan büryan olup meydana geldim...”

Alevi inancında yola ikrar vermeyi ve onun geçtiği aşamaları, dört kapıyı, kırk makamı, cemi, her yönüyle anlatan mükemmel bir deyiş. Semahın başlangıcında; okuduğunuz o Arapçanın yerine de;

“Bismişah Allah Allah
Hü Allah hü eyvallah

Secde haktır Adem'e  (secdeye varılıyor)
Seyrangâhız âleme     (doğrulunuyor)
El ele el Hakk’a dedik,
Geldik bu deme...”     (ayağa kalkılıyor)

“Kurbanlar tığlanıp gülbenk çekildi”  derken semaha başlanıyor....  “Bunun eski halini de biliyorsunuz, şimdi hangisine ruhsat veriyorsunuz?” diye sorunca birdenbire gençler sevinçle karşıladı ve alkışladılar. Yaşlı âşıklar da; “Bu çok daha güzel, eskiden bu deyişi bizler de okurduk...” dediler. Böylece toplumun da onayını almış oldum. “Bundan sonra cemlerde eskisini bırakıyorsunuz.” dedim. Özü olduğu gibi koruduk ama Nurhak Semahı böylece şekillendi. “Serçeşme” albümüm çıktı. Daha sonra Arif Sağ aynı semahı okudu ve çok geniş bir kitleye yayıldı.

–Maraş ve çevresindeki bölgelerle ilişkileriniz nasıl?

–Dertli Divanî: Burası sadece Maraş Nurhak’tı. Elbistan, Narlı, Pazarcık bölgelerinde de bu gelenekler az veya çok devam ediyor. Ulaş’ın Sinemilli deyişleri çalışması da bu geleneklerin orada devam ettiğinin kanıtıdır. Ulaş böylece bunların ölümsüzleşmesi için kendince bir çalışma yapmış oldu. Aslında Maraş’ın diğer bölgelerini bilmiyorum, bizim orada gittiğimiz yerler çok sınırlı. Dergâh’ı temsilen, mürşit vekili olarak babamın, dedemin gittiği Adıyaman’la, Antep’le çok yakın ilişkilerimiz var. Her şeyi bizimle beraber yapan canlar çok fazla. Ankara’da oturuyorum ama ayağımızı oralardan kesmiş değiliz. Sürekli iletişim içerisindeyiz. Ya biz gidiyoruz, ya Hacıbektaş’ta birleşiyoruz. Yılda iki-üç defa kesin bir birlikteliğimiz oluyor.

–Anadolu’da Alevilik inancına sahip Araplar, Kürtler ve Türkmenler olduğunu biliyoruz. Bu inanca sahip başka topluluklar, halklar var mı? Urfa’daki cemlerde deyişler ve semahlar hangi dillerde söyleniyor?

–Ulaş Özdemir: Adıyaman’da Kürtçe deyişleri çalıp okuyorlar. Kısas da Türkmen yerleşimidir aslında ama, duaların çoğu Arapça okunur. Bugünkü kuşak bilmiyor fakat eski kuşak Arapça’ya çok hâkimdir. Divanî Baba da çok iyi Arapça bilir. Bunun dışında bahsettiğimiz bütün yöreler Türkmen yerleşimidir. Maraş’ta, Antep’ta, Sinemili ve diğer ocaklara bağlı Alevi-Kürt köyleri var. Ancak buradaki repertuar genelde Türkçe. Sadece serbest formdaki eserler ve bazı eserlerin nakarat kısmı Kürtçe. Yeni ozanların söylediği eserler haricinde Kürtçe repertuar pek yok.

Biz mümkün olduğunca Adıyaman’da ve Maraş’ta Kürt köylerine de gittik. Hatta Nurhak’ta görgü ceminde Kürtçe okumuştu bir eseri çocuklar. Oralarda da ciddi bir potansiyel olduğunu biliyoruz fakat çok ciddi bir kesintiye uğrama var. Artık kasetlerden insanlar bu muhabbetleri dinliyorlar. Cemler, muhabbetler artık sürmüyor, bu işi eskiden beri yürüten insanlar zaten yoklar. Onların çocukları ve torunları zaten bu işi sürdürmüyorlar. Bu dergâha bağlı yöreler haricinde süren bir gelenek ne yazık ki; biz de onları canlı tutmaya çalışıyoruz. Ama şöyle bir düşüncemiz var: Balkanlardaki Arnavutluk, Makedonya Bektaşilerine ve İran’daki Ehl-i Haklara (onlar da Hacı Bektaş’ı pîr kabul eder) mümkün olduğunca giderek sazımızla, sözümüzle muhabbet etmek; kendi kültürümüzü onlarla paylaşıp onları anlamaya ve ilişki kurmaya çalışmak... Derleme çalışması veya materyal toplamaktan çok, onlarla kaynaşmaya yönelik bir girişim düşünüyoruz. Dergâhla çok önceden beri ilişkisi olduğunu biliyorlar. Yüzyıllar öncesinden kalmış bir durum ama özü ve bakış açıları aynı. Aslında erkânlar da aynı ama yöresel ve dilsel farklılıklar çok fazla.

– 90’lardan itibaren insanlar türkülerini anadilleriyle –nispeten- özgürce söyleyebilmeye başladılar. Türkmenlerin deyişlerini Türkçe okuması doğaldır ama, ‘90’lara kadar deyiş ve semahların sadece Türkçe okunması diye bir kural, bir kabulleniş vardır. Zamanla Kürtçe deyişleri duymaya başladık ama... Kamusal alanda durum böyle; peki, cemlerde bu nasıl oluyor? Doğal yaşanılabiliyor mu yoksa, dil kullanımı konusundaki o bastırılmışlık cemlere de yansımış durumda mı?

–Ulaş Özdemir: Cemevinde ırkın, cinsiyetin, yaşın bir önemi yok. Herkes eşittir. Kürt Alevi repertuarı ise biraz karışık bir durum. Acaba var da, bu bastırılmışlıktan dolayı okuyamıyorlar mı, yoksa mecbur kaldıkları için mi insanlar Türkçe okuyorlar? Ben bu işe köken açısından bakma taraftarı değilim. Bu şekilde olaya yaklaştığımızda her seferinde başka bir yanlışlığa sürüklenme ihtimalimiz var. Asıl önemli olan şudur: Şu an elimizde ne var? Elimizde Kürtçe olan bir Alevi repertuarı var mı? Evet, elimizde çok az miktarda bir âşık deyiş repertuarı var. Semah ya da cemde okunan eserler ise nerdeyse hiç yok. Örneğin bir tevhid, semah ya da mîraçlama mevcut değil. “Demmê” ve “Ağ Baba”daki gibi nakarat olarak mevcutlar, fakat tamamıyla bu formda eser yok. Sadece İmam Hüseyin ile ilgili mersiyeler ve Kerbela ile ilgili ağıtlar var. Hz. Ali’nin cenklerini anlatan şiirler var. Fakat, Alevi-Bektaşi Kürtçe repertuarı neredeyse yok. 

Tüm bunlara karşılık Ehl-i Hak’ın repertuarı Goranice (Kürtçe) bir repertuardır. Onlar da Hacı Bektaş’ı, Sultan İshak’ın bir tezahürü ve son pîrleri olarak kabul ederler. Azerbaycan’daki Türkmenler ise nakaratları Kürtçe söylerler. Cavit Mürtezaoğlu ile defalara konuşmuşuzdur, hatta Serçeşme dergisinde röportaj da yapmıştık. Hiçbir Ehl-i Hak, pîrinin yanına gittiğinde ya da bir ceme girdiğinde pîrinin kimliğiyle ilgilenmez. Geçenlerde Nurhak’a Adıyaman’ın bir Kürt köyünden çocuklar gelmişti; birkaç Kürtçe deyiş okudular, kimse durumu garipsemedi.

Keşke öyle Kürtçe bir repertuar olsa elimizde, çalınsa söylense. Fakat, bu durum politize edildiği için insanlar durumu farklı görmeye çalışıyorlar. Biz mümkün olduğunca onu da kırmaya çalışıyoruz tabii. Hacı Bektaş öğretisinde bu ayrımların hiçbirisi yoktur. “73 millete bir gözle bakmak”tır her şeyden önemlisi. Ne yazık ki, günümüzde Aleviler içinde çok milliyetçi bir söylem de var, bu durum bizim kabul etmediğimiz İslamî yorumla birleşince içinden çıkılmaz bir şey oluyor. Bunu mutlaka kırmak lazım.

–Dertli Divanî: Aleviliğin herhangi bir ırka ya da milliyete ait olmadığını biliyoruz. Farklılıklara Alevilik inancında bir zenginlik olarak bakılması gerektiğini Hacı Bektaş Veli yüzyıllar öncesinde; “73 millete bir nazarla bakmayan bizden değildir.” sözüyle söylemiş. Yeryüzünde ne kadar farklı kültür, inanç, ibadet anlayışı varsa bunları olduğu gibi kabul etmek insan olmanın gereğidir. Zaten bu anlayış  Alevilik inancının özünde var. Birtakım insanların Aleviliği Türklükle özdeş gibi sunmaya çalışması çok ciddi bir tehlikedir, sinsice oynanan bir oyundur. Biz konserlerimizde ve cemlerde de bunu haykırıyoruz. Hiçbir ırkın ve milletin bir diğerinden üstünlüğü söz konusu değil. Hacı Bektaş Veli öğretisi bu yöndedir.  Dertli Divanî  bir ozan ama aynı zamanda bir inancın temsilcisi. Konuştuğum zaman her şeyi net ifade edip, her iki görevimi de doğru yapmak zorundayım.Herkes kendi ana dilince neye nasıl inanıyorsa ibadetini yapar ve deyişlerini türkülerini de okur. Bundan daha doğal ne olabilir ki?

–Ulaş Özdemir: Bu konuyla ilgili çalışmış dilbilimci yok. Politik birsürü neden olabilir ama dilsel bir açıklama da olabilir. Mesela, Mehmet Bayrak’ın “Ermeni Âşıklar” çalışmasına bakalım. Bu insanlar baskı nedeniyle Türkçe yazmamışlar. Belki bunun üstüne düşünüp bir şeyler çıkarılabilir. Baskılar ve insanların korkularından dolayı insanların kafasında bir sürü sorular olduğu için çok açıklanmamış bir şey. Aynı şekilde Arnavutluk’taki Bektaşiler veya Kapadokya’da yaşamış Rumlar da düşünülebilir. Örneğin, Hacı Bektaş devrinde Kapadokya Rumları, Hacı Bektaş’ı bir aziz olarak görmüşler.

–Alevi-Bektaşi kavramının aslı nedir? Kitaplarda ‘Aleviler kırsaldakileri, Bektaşiler şehirdekileri temsil eder’ gibi değerlendirmeler var.

–Dertli Divanî: O, araştırmacıların düşüncesi. Alevilik, Hacı Bektaş Veli dönemine kadar olan süreçtir. Bektaşilik ise Hacı Bektaş Veli ile başlayan ve özellikle Balım Sultan döneminde yaşama geçirilen bir anlayıştır. Pir Sultan bir deyişinde diyor ki;

“Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir.”

Hacı Bektaş Veli’yi yolun pîri olarak gören herkes aynı zamanda Alevi düşüncesini özümsemiştir. Hacı Bektaş Veli dinde reform yapmıştır. Var olan bir Kırklar süreğini, Alevilik inancını kendi dünya görüşü ile sentezleyerek inanca aktarmış, Balım Sultan da bunu kurumsallaştırmıştır. Anadolu’ya özgü bu Alevilik inancından bahsederken
“Alevi-Bektaşilik” demek gerekiyor. Alevi-Bektaşilik, et ve tırnak gibi iç içe geçmiş, biri birinden ayrılmayan bir bütündür. Her Bektaşi aynı zamanda Alevidir ama her Alevi Bektaşi değildir. Hacı Bektaş Veli’yi yolun pîri bilmeyen Şiiler, Nusayriler, Ehl-i Beyt inancına sahip olanlar Alevi olarak kabul edilebilir ama Bektaşi değildirler. Alevi-Bektaşiler Hacı Bektaş Veli’yi yolun pîri bilen, aynı zamanda Alevilik inancının özünü kavramış ve detayları bir kenara bırakmış olanlardır. Nasıl yıkılmaya yüz tutmuş tarihi bir binayı restore eder, onun yaşamasını sağlarsanız, Hacı Bektaş Veli de asimile olmuş, yok olmaya yüz tutmuş bir Kırklar geleneğini, Alevilik inancını öze uyarlamıştır. Daha sonraları da bunun adı “Alevi-Bektaşilik” olmuştur.

 

–Âşıklık geleneğinde, taşlamalar önemli bir yerde duruyor; bugüne dair birçok temayı da barındırdıklarını görüyoruz. Bu eserlerden çalışmalarınızda okumayı düşünüyor musunuz?

–Ulaş Özdemir: Edip HARABİ’ nin; 

“Daha Allah ile cihan yok iken
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk’a layık hiçbir mekan yok iken
Aldık hanemize mihman eyledik”

diye başlayan “Vahdetnâme” adlı eseri var. Müthiş bir devriyye. Aslında her şeyi çok güzel özetleyen, anlatan bir eser. Orada;

“Bu sırrı müphemi arifan anlar
Bunu cahillerden pinhan eyledik”

dizelerinde, sırrı arifler anlar, cahillerden gizledik denmekte.

İbretî’nin de;

“Minareye çıkıp bize bağırma
Haberimiz vardır sağır değiliz
Sen kendini düşün bizi kayırma
Sizlerle kavgaya uğur değiliz”

diye bir deyişi var.

Bunları okuyalım diyoruz tabii, hatta muhabbetlerimizde söylüyoruz, ama Harabî Baba’nın dediği gibi bunu anlayacak adam var, başka yöne çekecek adam var. Belki konserlerde belli bir bütünlük, özel bir konsept içinde söylenebilir ...

–Dertli Divanî: “Söz var halk içinde söz var hulk içinde.” demişler. Okurken, genele hitap eden şeyler seçmek lazım..

 

–Alevi deyişleri, çok fazla dörtlüğe ve kısmen zor anlaşılır bir dile sahip olduğu için genelde dikkatli dinlenemiyor bizce. Hasbıhal’i de o kültürün içinden yetişmiş insanlar anlıyor ve dinliyor.

–Ulaş Özdemir: Bizim icin repertuar belirlerken birkaç nokta var: “Serçeşme” veya “Diktiğimiz Fidanlar” gibi bugünü anlatan eserler okuyoruz. Ozanlar da yaratmak istediğimiz atmosfere göre seçiliyor. Ama her seferinde yeni bir repertuar yapmaya özen gösteriyoruz. Özellikle aynı yerlerde aynı şeyleri söylememeye özen gösteriyoruz.

–Ahmet Koçak: Düğün salonlarındaki konserler çok farklı oluyor. Özellikle oturma düzenlerinde çok kopukluk oluyor.

–Dertli Divanî: Masa ve sandalyelerin yerlerini değiştirerek muhabbet ortamına çeviriyoruz. Daha samimi ve yakın olunca o zaman  halkı çekiyorsunuz ve tam hasbıhal oluyoruz dolayısıyla zevkle dinliyorlar. İletişimi sağlam kurmak çok önemli.

–Ahmet Koçak: Seyirciyle birebir temasta bulunulması ve deyişlere eşlik ettirilmesi çok önemli. Batı’dan anlatılır hep, insanlar konsere girerken notaları ellerine verilir öyle dinlerler. Bizim de özlemimiz bu aslında, dinlerken insanların ellerinde sözler ve nota olsa, canla başla eşlik edebilseler. Bunları hayal ediyoruz. Tüm salonun o coşkuya katılması çok güzel olur. Türkçe ve İngilizce tanıtım broşürürleri hazırlayacağız. Yapacağımız bu çalışmaları kitapçık haline getirip insanlara dağıtmak gibi düşüncelerimiz var. Bunları yapabilirsek, sanıyorum düzgün bir konser dinleyicisi ortaya çıkar. “Şah-ı Merdan”da örneğin, sadece ritmiyle değil o sözleri de dinlemeli insanlar.

 

Ulaş Özdemir kimdir? 1976 yılında Maraş’ta doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Maraş’ta tamamladı. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümünde 3 yıl okuduktan sonra girdiği Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi Etnomüzikoloji Bölümünden mezun oldu. Aynı bölümde yüksek lisans çalışmasına başladı.
Lise yıllarında babasıyla birlikte, güçlü bir halk müziği geleneğine sahip olan Maraş ve çevresinde derleme çalışmalarına yöneldi. Aynı yıllardan itibaren haftalık dergilerde müzik yazıları yazmaya başladı. Bugüne kadar, başta Roll dergisi olmak üzere pek çok dergi, gazete ve internet sitesinde müzik yazıları yayınlandı.
Alevi müziği ve Anadolu’daki farklı etnik grupların müziklerine odaklanan derleme çalışmalarının yanı sıra İran’da yaşayan Ehl-i Haklarla ilgili çalışmalar yaptı. Ali Akbar Moradi, Kayhan Kalhor, Sussan Deyhim, Mamak Khadem gibi İranlı sanatçılara bağlamasıyla eşlik etti.
Türkiye ve Avrupa’da çeşitli konserlerin yanı sıra San Francisco, Sfinks, Brosella gibi dünya müziği festivallerinde yer aldı.
Solo konserlerinde Alevi müziğinin geleneksel çalgıları dede sazı ve ruzbayla örnekler seslendiren Özdemir, görüntülü ortamlar için yazdığı müziklerde, geniş bir çalgı grubunun yanı sıra farklı müzik kültürlerine göndermeler içeren düzenlemeler yapmaktadır.
Ulaş Özdemir, 1997 yılından bu yana Kalan Müzik’te yapım sorumlusu olarak çalışmaktadır.

Dertli Divanî kimdir? 15 Ocak 1962 tarihinde Urfa’nın Kısas köyünde doğdu. Asıl adı Veli Aykut’tur. Dedesi Ahmet Baba ve babası, asıl adı Hamdullah olan Âşık Büryanî’dir. Ailesindeki geleneğin devamı olarak küçük yaşlarda âşıklık konusunu ve bağlama çalmayı öğrendi. Şiir yazmaya da yine küçük yaşlarda başladı.
İlk ve ortaokulu köyünde, liseyi ise Urfa’da bitirdikten sonra yükseköğrenimini Ankara’da tamamlayan Dertli Divanî, hem kendi şiirlerini hem de babası ya da başka âşıkların şiirlerini bestelemektedir.Mahlasını oluşturan Dertli bölümünü 1978 yılında Emrullah Efendi, birkaç ay sonra evlerini ziyaret eden Bektaş Efendi ise Divanî bölümünü verdi. Böylelikle Dertli Divanî mahlası tamamlanmış oldu. Daha 16 yaşındayken söylediği doğaçlama deyişlerin de bu mahlası almasında önemli bir etkisi oldu.
Âşıklığın yanı sıra Hacı Bektaş Dergâhı yönünden bir Alevi-Bektaşi dedesi olan Dertli Divanî, Türkiye ve Türkiye dışında birçok konser ve toplantıya katıldı.
Eserleri birçok sanatçı tarafından yorumlanan Dertli Divani, bugüne dek 5 tanesi kişisel olmak üzere, birçok albüm hazırladı.
Hemen her konuyu işleyen Dertli Divanî’nin şiirleri çeşitli gazete, dergi ve araştırmalarda yer aldı.

Ahmet Koçak kimdir? Ahmet Koçak, 1966 yılında Sivas’ta dünyaya geldi. İlkokulu Gürün-Konakpınar köyünde, ortaokulu İstanbul-Esenler İbrahim Turan Lisesi’nde okudu. Sultanahmet Endüstri Meslek Lisesi’nde eğitimini tamamladı. İki yıl sanayi işçiliği yapan Koçak, 1990 Körfez Krizi'nde “işsizler ordusuna” katıldı. Bir daha eğitimini aldığı mesleği icra etme şansı olmadı.
Aynı yıl Alev Yayınları'nda çalışmaya başladı. Kavga Dergisi'yle başlayan amatör gazetecilik serüveni, daha sonra Kervan Dergisi'yle devam etti. 1994 yılında Radyo Umut’ta radyo programcılığına başladı. Başta halk bilimleri olmak üzere çeşitli konularda program hazırlayıp sundu. Radyonun genel yayın yönetmenliği dahil değişik kademelerinde görev yaptı. Kapatılmasından bir süre öncesine kadar Anadolu’nun Sesi Radyosu'nda, müzik programı yapımcılığı ve sunuculuğu yaptı.
Ahmet Koçak 2003 yılında Alev Yayınları’na tekrar döndü. Aynı yıl, 1993’te Sivas Madımak yangınından kurtulanlarla yapılan röportajlardan oluşan “Onlar Işık Oldular” adlı kitabı yayına hazırlayıp yayımladı. Yayınevi yöneticiliğinin yanında 2004 yılında yazar Esat Korkmaz’la Serçeşme Dergisi’ni çıkartmaya başladı. Halen derginin yazı işleri müdürlüğünü yapmaktadır.   

 

 


Kısas ve Akpınar'lıların sitesidir  |  E-Mail: kirnis45@hotmail.com