Anasayfa
Tarih
Kültür
Aşık,Ozan ve Şair
Alevilik-Bektaşilik
Cem ve 12 Hizmet
Kısas’lı Aşıklar
Cem Deyişleri
Alevilikte Dâr
KISAS
AKPINAR
Veliyettin Ulusoy
Dertli Divani
Ozan İsyani
Ozan İsyani Yazıları
Geçmiş Zaman Olur ki
Kısas Halk Kültürü
Fotoalbum

 

                                             ALEVİLİK - BEKTAŞİLİK

                                      

                                    POSTNİŞİN VELiYETTİN ULUSOY  

 

Genel olarak bu iki sözcüğün ayrı anlamda kullanıldığı gözlenmektedir. Alevilik, Hz. Ali'yi seven onun İslam anlayışını ve yorumunu benimseyen bir inanış sistemidir.

Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli'den sonra ortaya çıkmış, Aleviliğin zaman içinde yıpranmış ve o günkü sosyal yapıya uygun hale getirilmiş şeklidir. Yani Hacı Bektaş Veli Alevilikte bir reform yaparak Hz. Ali'nin yaşadığı dönemde başlayan Alevilik inancını, Anadolu kültürünü ve çağın gereksinmeleri ile sentez yaparak, hoşgörülü bir dini felsefe olan Bektaşiliği kurmuştur.

Temelde inanç aynıdır, ancak o çağda Arap kültürünü ve Arap tarihinin etkisi hissedilir vaziyettedir.

Bektaşilikte, Aleviliğin temel kuramları hassasiyetle korunmuş özel ve sosyal yaşantıda, kişiyi dar kalıplardan kurtararak daha hoş görülü bir düşünce özgürlüğüne kavuşturmuştur.

İnancın temelinin Hz. Ali ve Hacı Bektaş Veli'nin değeri ölçülmez kişiliklerine bağlı olması, Hacı Bektaş Veli'nin, Hz. Ali soyuna bağlı olduğu inancı, hatta isim değiştirmiş Hz. Ali olduğuna itikat ve inanç, temelde birbirinden farkı olmayan Alevilik ve Bektaşiliği ayrılmaz bir şekilde birleştirmiştir. Biz buna Anadolu'da Alevi-Bektaşi diyoruz.

Dikkat edilirse bugün İran'daki, Irak'taki veya diğer İslam ülkelerindeki Şiilikle, Anadolu Alevi-Bektaşiliğinin arasında benzerlik yok denecek kadar azdır.

Bu İslam ülkelerindeki Şiilik, kadın ve erkeğin katı şekilde ayrılmasına ve erkeğin kadından üstün tutulması , namaz, oruç, hac, vs'nin dini şartı olması gibi kurallar, katı taassup ölçüsünde uygulanmaktadır.

Halbuki Anadolu Alevi-Bektaşiliğindeki bu katı uygulamalara yer olmadığı gibi, insanın ve inancın yüceliğine dayanan, temelinde sevgi ve hoşgörülü bir ahlak sistemi geliştirmiştir.

Bu bakımdan ülkemizde inanç , sosyal yaşantı, gelenek, görenek ve düşüncede birbirinden farksız olan bu toplumu bir bütün olarak kabul edip, Alevi- Bektaşi diye adlandırmak en doğru teşhis olur. Gerçek de budur aslında.

Bence bu önemli konuyu açıklığa kavuşturduktan sonra, Hacı Bektaş Veli düşüncesinin kaynağı ve dayanağını açıklamaya çalışacağım.

Hacı Bektaş Veli her şeyden önce bir İslam mutasavvıfıdır. Kişiyi daha kapsamlı daha özgür bir düşünce ve inanç sistemine de kişisel yönelişler ve zevkler olmaktan çıkararak toplumun huzur ve mutluluğuna yönelik bir biçim almıştır.

Tasavvuf, genel hatlarıyla daha geniş, daha kapsamlı ve daha özgür bir düşünce sistemini özünde barındırır. İşte bu özellikle Hacı Bektaş Veli tasavvuftan toplum için yaralanma yoluna gitmiştir. Hacı Bektaş Veli düşüncesinde, ilk gördüğümüz şey insan ve insan sevgisidir. Din, insanı sevme, sayma ve yüceltmenin en mükemmel kurum ve yolu olarak ele alınmıştır. Böyle olunca da din, sadece kendisine inananlara değil, inanmayanlara da rahmet ve mutluluk dağıtacaktır. Bu mutluluğun dağıtıcısı "kamil insan" dır. Alevilik - Bektaşilik inancına göre bunlar dördüncü kapı olan "hakikat" kapısına ulaşmış velilerdir.

Bu makamlara ulaşmanın yolu, her yüksek huyu almak ve her alçak huyu bırakmak şeklinde özetlenebilir. Burada kastedilen yüksek huy tanrısaldır, Alevilik, Bektaşilik'e göre insandaki tanrısal taraftır. Hakkın ademde mevcut olmasıdır. Fakat bunun yanında "alçak huy" diye adlandırılan kısım insanın nefsi, yani şeytani kısmıdır. Bu düşünceye göre insan aklını kullanarak, şeytani kısmını ne kadar atarsa, kendisinde mevcut tanrısal kısmına o kadar yaklaşır ve hakikate ulaşır. Hakikate ulaşmak, bir katrenin, bir damlanın okyanusa kavuşması gibidir. Bu felsefeye kaynak, Kuran'ın 37. ayetidir. 37. ayette, Kuran 'ı anlamak için gerekli görülen kalp nedir? Bu kısa ifadeyle, "gönül gözü" veya duygular üstü idraktir. Kuran'ın basiret diye adlandırdığı bir kuvvet, 16. yüzyılda yaşamış Fransız düşünürü Pascal tarafından tam kuramlar bir tespitle şöyle ifadeye konmuştur:

"Sonsuza yakalayan idrak"

Demek oluyor ki, Kuran'ı gereğince anlamak için ilahi kaynaktan gelen ve adına bizim dilimizde "gönül gözü" dediğimiz, ilham, kalp, basiret de denen bir vasıtasız bilgi nasibine ihtiyaç vardır. Sadece akıl ve entelektüel bilgi Kuran'ı gereğince anlamak için yetmez. Alınan ayetin ifadesiyle: Kuran'da, tam bir tanık olarak kulak veren kimse için ibret ve öğüt vardır.

İslamiyet'i yalnızca bazı şekle ait merasimlerin uygulanmasından ibaretmiş gibi gösteren ve Hz. Muhammed'in "Kuran iç içe yedi mana üzerinedir" hadisini unutarak Kuran'ı yalnızca dış anlamların göre yorumlayıp değerlendirmeyi din alimliği sanan dar görüşlü ve kısır düşünceli bazı din adamları tarafından ölüme mahkum edilen tasavvufun en büyük şehitlerinden Hallac-ı Mansur ( Ö. 922 ) kendisini, en ağır işkencelerle öldürenlere, idam yerinde şöyle dua ediyordu:

"Allahım, güzelliğinin açılan sırlarını başkalarından gizleyerek, onlara sahip olma imkanını bana vermek ve kınayanlardan beni esirgemiş olmakla bahşettiğin nimetine teşekkürü bana nasip et. Şu topluluk senin kullarındır. Dinlerine olan bağlılık yüzünden ve senin rızanı kazanmak umuduyla, beni öldürmek üzere toplanmışlar. Onları affet...

İyi biliyorum ki, ban açtığın sırları onlara açsan,, yahut onlardan gizlediğin şeyleri benden de gizleseydin, bu başıma gelmezdi. Yaptığın şeyler sana hamd, dilediğin şeyler için de yine sana hamd olsun Allahım..."

Bu sözleri söyleme kudretini kendinde bulan Mansur'un suçu sadece "Ene'l Hak", "Benim Hak'ım" sözü idi. Bu söz kendisinin darağacına götürmüş; Nesimi'nin,
"Mansur Ene'l Hak söyledi,
Haktır sözü hak söyledi"
mısraları da onun tasavvufi zevk ve heyecandan nasiplenmemiş dar görüşlü kısır düşünceli din adamlarının fetvalarıyla derisi yüzülerek öldürülmesine sebep olmuştur.

Halbuki, Mansur'un dolayısıyla Nesimi'nin anlatmak istedikleri gerçekte şu idi:
İnsan dahil, kainatta ve yeryüzünde her ne yaratılmışsa hepsi de yüce Tanrı'dan birer görüntü, birer gölgesidir.

Bir ayna da görüntünün oluşabilmesi için bir asıla, bir gerçek şeye ihtiyaç vardır. Bu bakımdan aynadaki görüntüler, hiçbir zaman asıl, yani gerçek varlık olamazlar. Mam, yine de tüm noktaları tüm zerreleriyle ona aittirler. Bir başka söyleyişte; aynada bulunan bir görüntünün her zerresinin aslı, aynada o görüntüyü meydana getiren gerçek varlığa dönecek, onunla bir ve beraber olacak; orta yerde ise, asıl varlıktan ayrı, gölge diye bir şey kalmayacaktır.

İşte, Mansur bu gerçeği fark edebilme sırrına ulaştığı an, duymuş olduğu o büyük ve önüne geçilmez coşku ile "Ene'l Hak" diye haykırmaktan kendisini alamamıştı. Mansur aslında:
"Ben gerçek bir varlığın parçasıyım. Aslım da tek gerçek varlık olan Tanrıdır. Ben ona aitim.

Onda bir zerre, bir görüntüyüm. Bu sebeple de ben Tanrı'da , Tanrı da bende mevcuttur" demek istemişti.

Koca Yunus ise:
"Beni bende demen, bende değilim,
Bir ben vardır benden içeri"
Mısralarıyla aynı düşüncede olduğunu belirtir.

Bektaşi toplumunda "Güzide Ana" olarak adı ve deyişleri geçen, deyişlerinde Katibi mahlasını kullanan, 18. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan, Şehit Feyzullah Çelebi'nin kızı olan, Hacı Bektaş Veli Dergahı'nda mezarı bulunan Güzide Ana aynı konuyu pek çok deyişinde işlemiştir:

Sen seni yitirip gezme ırağı
Sen seni gör cümle eşya sendedir
Sen sende bulursun sende gereği
Sen seni gör cümle eşya sendedir

Adem değil midir. Allame-i esma
Adem değil midir nev-i musliha
Adem değil midir Müsha-i kübra
Sen seni gör cümle eşya sendedir

Adem değil midir bab-ı eyvallah
Adem değil midir ol Resul Allah
Adem değil midir sırr-ı Seyfullah
Sen seni gör cümle eşya sendedir

Adem değil midir nur-u arşullah
Adem değil midir kenz-i sırrullah
Adem değil midir Kabe beytullah
Sen seni gör cümle eşya sendedir

Yedi iklim yedi derya sendedir
Yedi ayet yedi esme sendedir
Yedi kitap yedi bina sendedir
Sen seni gör cümle eşya sendedir

Özün bilmeyene echel dediler
Yola gitmeyene efsel dediler
Benliğin farkedene ekmel dediler
Sen seni gör cümle eşya sendedir

Sen seni görürsen sensin delalet
Sen seni görmezsen sensin delalet
Sen seni islah et ki gele inayet
Sen seni gör cümle eşya sendedir

Sen seni bilirsen yeksan olursun
Sen kendi derdine derman olursun
Sen seni bilmezsen pişman olursun
Sen seni gör cümle eşya sendedir

Katib der ki suret-i Rahman
Ademdir cümleye delil-i bürhan
Habersiz dolaşma ey gafil insan
Sen seni gör cümle eşya sendedir


Burada şunu da belitmeden geçemeyeceğim; pek çok araştırmacı eserinde Katibi'yi ( Güzide Ana ) erkek zannetmektedir. Bunu da burada düzeltmek istiyorum.

Sonuç olarak inancın temelini teşkil eden tasavvuf konusu, , Alevi- Bektaşi halk edebiyatında devamlı olarak dile getirilmişti.
Akıl insana verilmiş en büyük nimet. İnsanı insan yapan, Allah'a ulaşmaya layık kılan nitelik . Akıl, sebeple netice arasında, sağlam bağlantı kurma yeteneği. İnsan özgü. Ama unutmamak gerekir ki zayıflık, vesvesede insan özgü.

Aklın, fiilin yani düşünmenin öğeleri, bilinenle karşılaştırma yaparak bilinmeyenle nedensellik ilişkisini bulabilmektir. İki kere ikinin dört ettiğini bilince, iki kere dördün sekiz edeceğini bir kıyaslamayla öğrenip belleriz.

Ya ilişki denklemi kuramadığımız olaylar? Ya bilinmeyenin, hiç kıyası gelmeyenin davranışları ve bu davranışlarının neticeleri? Hemen şu gerçek karşımıza çıkıyor; aklın el atamayacağı sahalar var. Bu sahlarda ısrarla akıl kullanmaya çalışmak, on mumluk ampulle , gece karanlığında ufku taramaya benzer. Sonuç olsa olsa gölgeler, hayaletlerdir.

Bugünkü tıp bile insan beyninin büyük bir kısmının ne işe yaradığını bilmemektedir. Yani insan zaman içinde pek çok şeylere muktedir olabilecektir.

Aklımız, kişisel akıl, tasavvuf deyimiyle cüzi akıl, , ilahi aklın yanında ummanda bir zerre bile değil, olsa olsa ilahi akıldan bir misaldir.

İlahi akıldan esintiler yakalama aracı ise, akıl değildir, gönüldür. Seziş... Duyuş... Çünkü gönül, tek... Akıl gibi kısımlara ayrılmış değil. Cümle alemde tek gönülde. İlahi aklın yayınını, o akıldan bit duyuş diye ifade edebileceğimiz gönlün anteni yakalar.

Alevi- Bektaşilikte buna " gönül gözü" diyoruz. Öyleyse şu sonuca varabiliyoruz demektir. Tek gönlün kudreti bireysel varlığımızı sardığı, gönlün yayını, kişiliğimizin parazitlerden arınabildiği oranda, ilahi aklın keyfini süreriz. Büyük keşiflerin, birden içe doğuş şeklinde fışkırdığını hatırlatırsak, dediğimizin doğruluğunu kanıtlamış oluruz. Şaire ilham gelmesi gibi...

Kendi mütevazı hayatımızda da en sağlam kararların, en umulmadık eserlerin böyle meydana geldiğini görmüyoruz. Cüzi aklın sanatı yaratmasıda bundan değilmi?

Şüphesiz yukarda dediğimiz gibi akıl en büyük lütuf. Ama esas kaynaktan ( Tanrı ) uzak tutulduğu ve kişilik sedasına " ben" iddiasına sebep olduğu, yani gönüle bağı kesildiği oranda vesvese kutusudur. Ve tersine gönüle yol verdiği oran da, Kater-Umman birleşmesinde kapıyı açan sadık hizmetkar olur.

Yanlış anlaşılmaması için vurgulamamız gerek cüzi aklın rolü büyük. Şaşırtsa, benlik sarhoşu olsa bile rolü büyük; iç alemimizi alacaya bulaya , tek hakikat rengini, prizmanın binbir noktasından yansıyan çeşitli renklere dönüştüren, aradığımızı kaybettirip, sonra bulmamıza imkan sağlayan , var oluşu dinamik kılan cüzi akıldan başkası değildir.

Şu ilahi dengeye çok dikkat etmek gerek; kararında kullanılan herşey bizi hakikat kararlılığıyla aynı gayeyi paylaştırmaya götürür, karardan ayrılıp, eski tabirle ifrata düşmek ise sapıklığa vardırır. Azgın inkarcıyla, azgın sofu, aklını herşey zanneden kurnazla, aklı kullanmaya hiç yanaşmayan softa, aykırı yollara koşar görünseler de, aynı hedefi paylaşır.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Tarihi Öğretim Üyesi ve Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Yaşar Nuri Öztürk şu şekilde konuya açıklık getiriyor.
"Bektaşilik" in, tasavvufun, daha doğrusu İslamın özünü yansıtan evrensellik ve hümanizmim; yobaz çevrelerce karartılan çehresinin sürekli bir mücadele ile aydınlandığa çıkarılmasında oynadığı rolün vurgulanmasıdır. Bektaşilik sadece insana değil , bütün canlılara, bütün hayata saygının destanlaşmış menkıbeleriyle doludur. İnsana saygı dinler üstü bir gerçektir. Çünkü din de insanın mutluluğu için bir vasıtadır. O halde dinin vermek peşinde olduğu şeyi peşinen benimseyen ve ona hizmet eden yaklaşımlar, kutsaldır. İnsanın rahatsız edilmesi tek yerde ve tek zamanda mümkün olabilir. İnsanı rahatsız edenlerin, rahatsız edilmesi halinde...

Bektaşiliğin bu insan sevgisi; dinin, kinlerin ve inatların beslenmesinde bağnaz, yobaz tipe ters düşünceyi zora kılmıştır. Gerçekten de tarih boyunca; Bektaşilik; Softa, bağnaz, şekilci, insan ve hayat gerçeğinde habersiz gözü bağlı gidişe sürekli isyan içinde olmuştur. Anadolu insanı çağlar boyu ruhunu karartan, ufkunu daraltan ve hatta gırtlağını sıkan yobazlık ve bağnazlığın, hayatı çekilmez hale getiren baskıların karşı çıkarken hep Bektaşiliğe, Bektaşilere sığınmış, çıkarttığı isyan sesini kendine mal etmekten korktuğu anda, gam yüklenmekten hiç çekinmeyen Bektaşi tipi devreye sokmuş, isyan ve karşı çıkışını onun dilinden ifadeye koymuştur. Bektaşilik Bektaşiler, toplumun, adeta nefes almak için sığındığı son pencere gibidir. Halkın hiciv, mizah, hikmet ve nüktedanlığına damga vurmuş hemen bütün espiriler "Bektaşi insanıdır" diyor.

Alevi - Bektaşi Toplumunda Ahlaki Kurallar

Alevi-Bektaşi toplumunda çok güçlü bir ahlak sistemi gelişmiştir. İbadet şekillerinde ve yaşantının diğer bölümlerinde oldukça toleranslı davranıldığı halde ahlak kurallarında etkin bir disiplin ve ona bağlı olarak caydırıcı yaptırımlar uygulanır. Ahlak dışı bir hareket o kişinin toplum dışına atılmasına neden olur.

Her Alevi- Bektaşi, eline, diline ve beline sahip olacaktır; - Adam öldürmemek, yaralamamak dövmemek , hırsızlık yapmamak, güveni kötüye kullanmamak, başkalarının hakkına tecavüzü kapsayan her türlü işten sakınmak, elini hangi koşullar içinde olursa olsun kötülüğe uzatmamak.

- Yalan söylememek, yalan şahadette bulunmamak, sövmemek, başkalarının aleyhinde konuşmamak, çirkin ve ayıp sözler kullanmamak diline hakim olmak.
- Belden gelecek kötülüklerden uzak durmak, ırz ve namusa saldırmamak, zina ve livata yapmamak, sarkıntılıkta bulunmamak, tüm kadınlara bacı gözüyle bakmak.

Bu üç temel kuralı Alevi-Bektaşi insanın kendi benliğinde oluşturması gerekir. Kişi hareketini önceden özbenliğinde ölçecek, kendi zor ve kötü geleni başkasına yapmayacaktır.

Yunus:
"Sen sana ne sanırsan, ayrığada onu san. Dört kitabın manası budur eğer varısa" der. Bu ahlak kuralları, kişinin özel yaşantısı içinde de öz eleştiri ile denetlenen bir tür gelenek oluşturmuştur. Bu geleneğin etkisi yaygın ve temellidir. Yoluna bağlı bir Alevi-Bektaşi'nin eliyle koymadığı bir şeyi, sonradan yerine koymak, ödemek suretiyle de olsa alması mümkün değildir, gözüyle görmediği ve üstüne lazım olmayanı söylemez

eşlerden herhangi birisi, özellikle koca haksız bir nedenle veya keyfi olarak eşini boşayamaz. Kadın erkek eşitliği her ve her yönde gerçekleştirilmiştir. Kadın erkekten kaçmaya gerek duymaz. Ahlak kurallarına saygısı ve iffetine güveni vardır. Ailede kadının özel bir ağırlığı vardır, sözü dinlenir, bir saygınlığı vardır. Cem ayinine ve kurban toplantılarına erkekle birlikte kadın da katılır. Alevi-Bektaşi toplumunda ta başlangıçtan bu güne kadar kadının erkekten kaçması, haremlik selamlık olmamıştır. Birden fazla kadınla evlenmek Alevi-Bektaşi'lerde çok seyrek görülür, daha çok, çocuğu olmayan aileler ile sınırlıdır.

Alevi-Bektaşi toplumunda kadına verilen hak ve yetkiler ona gösterilen saygı - özellikle geçmiş yıllarda - Taassubun hazmedemediği bir davranış olduğu için, bu konuda çeşitli yalanlar ve iftiralar uydurulmuştur. Olgunlaşmamış kişiler, kendi özbenliklerini kötülükten ve kötü niyetlerden arıtmadıkları için,Alevi-Bektaşi ayinlerine kadınların katılması, "Mumsöndü" ayinleri şeklinde insafsız ve bilgisiz iftiralara konu yapmışlardır. Ham ruhlu yobaz kişiler Alevi-Bektaşi inancındaki yüceliği ve temizliği bir türlü anlayamamışlardır. Bir Alevi-Bektaşi'nin, dem de içse, başka kadınlara bir bacı, bir kız kardeş gözü ile bakacağını, bu tür iftiracılar kendi kötü düşüncelerinden geçtiği gibi, erkeklerin hayvani hislere kapılıp saldıracaklarını sanmışlardır.

Toplumun nüvesi olan aile müessesi ve aile içinde dayanışma, evlilik müessesi sağlamlığı ve devamlılığı şuurlu bir dini inancın sosyal yaşantıdaki yansıması olarak kabul edilmektedir. Özden gelen temizlik ve kişinin özel yaşantıda, dini inançla güçlendirmiş otokritik, dışarıdan yaptırım uygulamasına çok seyrek gereksinme duymuştur. Kişinin kendi kendisini denetlemesi, özellikle yapacağı işlerin iyi veya kötü olduğunu özbenliğine ölçerek bir yargıya varması, onları büyük ölçüde kötülüklerden korumuştur. Bununla beraber, Alevi-Bektaşilerde "düşkünlük" denilen, toplumsal yaptırım yakın zamanlara kadar özenle uygulanmıştır. Alevi-Bektaşi toplumunda Talip, Dede, mürşit kim olursa kötülüklerden kendi istek ve iradesiyle sakınacaktır. Bu asıldır. Ancak o kişi kendisini bu kötü işlemlerden kurtaramamışsa onu Alevi-Bektaşi yolu düşkün saymıştır. Düşkünlük, bir cezadan çok caydırıcı ve ibret verici sosyal ve toplumsal tedbir niteliğindedir. Toplumun ahlak anlayışında çıkan bir hastalığın tedavisi, vücuda yayılmaması için yapılan bir tür ameliyattır. Haksız olarak eşini boşamış veya adam öldürmüş veya benzeri bir cemiyet veya ahlak kuralını ihlal etmiş kişi, yasal cezasının dışında Alevi- Bektaşi toplumunun dışına atılarak, bir mikrop gibi toplumdan soyutlanmaktadır. Düşkün olan kişi ile kimse selamlaşmamakta, evine gidip gelmemektedir. Düşkün ayinlerine katılmamakta, kurban eti yiyememektedir. Kimse ondan bir şey isteyemediği gibi onun istediği de verilmemektedir.

Ailesi, düşkün olan kişiyi evinden dışarı atmadıkça, düşkün kişi ile yanı kazandan yemek yiyenler de düşkün gözü ile görülmektedir. Düşkünün müsahibi de müsahiplikten ayrılmadığı sürece, müsahibi olduğu düşkünle birlikte, aynı muameleye tabi, aynı davranışlara muatap olmaktadır.

Düşkün suçunun ağırlık derecesine göre değişik süre bu durumda kalmakta, çevresi ve ayin-i cem erenleri onun doğru yola yöneldiğine inandıkları taktirde, suçtan mağdur olanların zararını ödemek ve mümkün olduğu kadar onların rızasını almak koşulu ile ve "sistem" denilen bir para tazminatı ödeyerek düşkünlükten kaldırılmaktadır ve topluma katılabilmektedir.

Düşkün işlerinde, düşkün yapma veya düşkün kaldırma da dede aracılığı ile mürşit icazeti lazım ise de işin kesin sonuçlandırılmasında bir tür "jüri" durumunda olay köy ve çevre halkının rızası şarttır. Bu rıza alınmadıkça düşkünlük işlemi geçersizdir., yolun kuralına uygun değildir.

Alevi-Bektaşi yolunda aileye bağlı olarak bir de müsahiplik müessesi vardır. Akraba veya yakın komşular ararsında bağlılık ve yardımlaşmayı güçlendirmek amacı ile kurulmuş olan müsahipliğin kökleri Hz. Muhammet zamanına kadar dayanmaktadır. Yol kardeşliği anlamına gelen Müsahipliği, konunun önemli ve uzun , zamanın kısıtlı olması nedeniyle buraya sığdırmak mümkün olmamaktadır.

Sonuç olarak, şimdiye kadar anlatmaya çalıştığım tasavvufu, Hacı Bektaş Veli Anadolu'ya bir yanan dal parçası, bir güvercin olarak gelmiştir. Bu yanan dal parçası Anadolu'yu aydınlatacak, güvercin barış ve huzuru temsil edecektir. Görev alanı köylerde, küçük kasabalarda ya da göçebe olarak yaşayan, perişan, korumasız Anadolu insanıydı.

Bugün Anadolu‘da yaşayan tüm insanların hangi dil, din, ırk ve cinsiyete mensup olurlarsa olsunlar, barış içinde, kardeşçe bir arada, karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan bir hayat yaşayabilmeleri için, Hacı Bektaş Veli düşünce ve felsefesinden alacağı pek çok ders olduğuna inanıyorum.

Saygılarımla.
Veliyettin Ulusoy

KAYNAK:
1. Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi yolu,Celalettin Ulusoy

2. Pir Dergahından Nefesler , Celalettin Ulusoy
3. Kuran'da İslam, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk
4. Çeşitli makale ve kitaplar, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk
5. Makalat-ı Hacı Bektaş Veli, Aziz Yalçın

Allame-i esma: Allah'ın isimleri, Kübra: büyük, Bab: Kapı, Kenz: Hazine, gömü,

Esma: İsimler, Esfel: Sefil, çok aşağı, Ekmel: Kusursuz, Yeksan :Yerle bir, Bürhan: delil, ispat.

* Bu yazı Veliyettin Ulusoy 'un; Alevi-Bektaşi Kültür Enstütüsü'nün Bonn'da 10 - 11 Ocak 1998 tarihinde yapılan sempozyumda yapılan konuşmasıdır.

 


Kısas ve Akpınar'lıların sitesidir  |  E-Mail: kirnis45@hotmail.com